Bundan daha açık seçik söylenemez... Ne yapıp yapıp, çağımızın bu çok önemli sanatçının Türkiye’deki bu ilk ve (şimdilik) tek sergisini, çok geniş kapsamlı sergisini mutlak görün... Belki şimdiye dek çoktan gidip gördünüz bile... Ama, olsun böyle bir fırsat bir daha geçmeyebilir ele, o yüzden yeniden ve yeniden görün. Her ziyarette yeni ipuçları yakalayacağınızdan, yeni “keşiflerde” bulunacağınızdan hiç kuşkum yok.
İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Ai Weiwei’nin “Porselene Dair” adlı sergisinden söz ediyorum. Bakmayın adının böyle olduğuna, sergi sadece porselene dair değil. Bu sergi günümüz dünyasına dair... 12 Eylül’den beri açık olan sergi, 28 Ocak’ta kapanıyordu, gördüğü çok büyük ilgi üzerine 11 Mart’a dek uzatıldı.
Hayata ve günümüze dair
Ai Weiwei İstanbul’a geldiği günlerde açıklamıştı. “İstanbul’daki bu sergi, bugüne dek açılmış en geniş kapsamlı sergim” diye... Sonradan buna bir ek daha yapacak, “Şimdiye dek açılmış en güzel sergim” diyecekti... Ne de olsa Nazan Ölçer kriterleri ve yöntemi var işin içinde!
Akbank sponsorluğundaki bu sergiyi şu ufacık yazıda sizlere anlatmama imkân yok. Olsa olsa sergiyi dolaşırken kimi soruları sormanıza yol açabilirsem, ne mutlu bana...
Sergi porselenden çok, hayata ve günümüze dair. Dünyamızı sorgulamaya dair.
Bugün yaşadığımız ne varsa onları geleneksel sanatların, geçmişin izdüşümü peşine düşerek anlatıyor ki, bu bile kendi başına bir politik seçim. Sanat tarihiyle günümüz gerçekleri arasında kâh uyumlu kâh birbiriyle çelişen bıçak sırtı bir yolda ilerliyor...
Sahicilik ve kopya... Özgünlük ve taklit... Estetik incelik ve kitch -saçma- yapaylık- yozluk... Teklik ve çokluk... Emek ve esaret... Dayanışma ve hainlik... Kültür ve siyasanın iç içeliği...
Bunların bir arada kurgulanması, sanatçının yaşamöyküsüyle buluştuğunda sadece onun sanatını değil, aynı zamanda kültürel, sanatsal ve tarihsel değerleri (anlamamıza değilse de) en azından sorgulamamıza yol açıyor!
Politik bir sergi
Bu sergiyi gezip görmeden önce Midilli Adası’nda uluslararası bir konferansta mülteciler üzerine çalışmalarını yakından izleme olanağı bulmuştum. Ama sanatı denli ilginç ve fırtınalı yaşamını Barnaby Martin’in “Asılı Adam: Ai Weiwei’nin Tutuklanışı” (Metis Yayınevi. Türkçesi: Haluk Barışçan) kitabından öğrenmiştim.
Düşünce ve ifade özgürlüğünde en az bizimki kadar kötü sınav veren ülkesi Çin’de gözaltı, tutuklanma, hapis, hücre, pasaportuna el konulması, baskı vb... Weiwei tümünü yaşadı. Kişisel öyküsünü, kültürel ve siyasal bilinciyle bütünledi... Sanatla politik eylem arasında ilişkiler kurdu. İşte sergide en çok bunlar var:
Ev hapsinde tutulurken kapısının önüne konan çiçeklerden esinlenmeyle beyaz porselen çiçekler... Asur kabartmalarından yola çıkıp, mülteci dramının tüm evrelerini anlatan bu sergi için üretilen duvar kâğıtları (müthiş!)... Gelmiş geçmiş ama bugünkü savaşlara da ayna tutan porselen çanak sütunlar... Emeğin yok sayılmasına isyan eden “Ayçekirdekleri”... Ve daha niceleri...
Özgürlük ve adalet peşinde
Hem duygularımıza hem de belleğimize sesleniyor bu özgürlük ve adalet peşindeki sanatçı... Onun şu sözleri sergi boyunca aklımdan çıkmadı:
“Totalitarizmin yanılgısı, özgürlüğün hapse tıkılabileceğini sanmasıdır...Oysa öyle değildir. Özgürlüğü zindana atarsan, kanatlanıp kaçar ve bir pencerenin eşiğine konar...”
Sergide izlediğiniz her işin kısa da olsa bir açıklaması var... Onları okumakta yarar var... Sergi katalogu çok önemli. Suzan Sabancı Dinçer ve Nazan Ölçer’in önsözleri; Norman Rosenthal, Stacey Pierson yazıları ve H. Obrist’in Ai Weiwei söyleşisini kapsayan kalıcı bir kaynak kitap niteliğinde. Sonundaki sanatçının yaşamı ile çağdaş Çin tarihinin paralelliği çok ilginç.
Bu fırsat kaçmaz! Bir daha ele geçmez Weiwei sergisini görmeyen kalmasın!
Weiwei sergisini görmeyen kalmasın!
Yazarın Son Yazıları
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.
Sabah 6.30’da kapı tekmeleniyor. Jandarma içeri dalıyor.
Bu yazının başlığı “Afife Jale Ödül Töreni’nin düşündürdükleri” olacaktı.
Olmayan suçlar... Yazılmayan iddianameler... Yazılıp uygulanmayan kararlar... Ve hukuk ile guguk arasında yaşamaya devam çabası... Tamam yakınmayı bırakıp sadede geliyorum.
Nasıl yaşamak bu! Kâh gökyüzünde kanat çırpıyoruz kâh en dipsiz kuyuların derinliğinde kayboluyoruz.
26 Eylül’de Ankara’da 93. Dil Bayramı’nı kutladık. Dil Derneği ve Çankaya Belediyesi’nin ortaklaşa etkinliği Yaşar Kemal’e adanmıştı.
“Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor. Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiye’nin hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor.”
İstanbul dolu dizgin.
15 Eylül, arkadaşımız, yoldaşımız, omuzdaşımız, ülkemin en aydın, en dürüst, en yararlı, en barışçı insanlarından Hrant Dink’in yaş günüydü.
Bundan önceki yazım şöyle bitiyordu: “Yeryüzü muhteşemdi. Türkiye’nin asla uygarlıktan, yaratıcılıktan, aydınlıktan ve gelecekten vazgeçmeyeceğine dair umutlarımız tazeleniyordu.”
Elbe Nehri’nin kıyısında görkemli mi görkemli o yapı bir mucize gibi yükseliyor.
Hafta içinde hapisteki iki çok değerli insanımıza yine uluslararası ödüller verildi.
Bunalıyorsunuz, kahroluyorsunuz, her yerde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik diyorsunuz...
Bu başlığı yazdım. İstanbul’da bir haftadır süren o muhteşem coşkuyu paylaşacağım diye düşünürken birden bir suçluluk duygusuna kapıldım.
Edremit Kitap Fuarı’ndayım...