Türkiye aylardır belediye seçimlerine bağlı iç politika tartışmalarıyla çalkalanırken, dış politika alanında da büyük sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam ediyor.
Aslında iç politika ile dış politika alanındaki gelişmeleri birbirinden ayırmak olanaklı değil. İç politikadaki durum dış politikadaki durumu da etkiliyor. Anayasada ifade bulan demokratik, laik, sosyal, hukuk devletini inşa edemeyen bir ülke, dış politika alanında da etkili bir konuma ulaşamıyor, demokrasi, laiklik, sosyal adalet ve hukuk devleti alanlarında daha ileride olan ülkeler üzerinde etkinlik kurmak olanaksız hale geliyor.
Rusya’dan S-400 savunma sistemlerinin satın alınmasına bağlı olarak ABD ile yaşanan gerginlik, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına bağlı olarak Avrupa Birliği, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Mısır ve İsrail ile yaşanan anlaşmazlık, Suriye ve Mısır ile diplomatik ilişkilerin tamamıyla ortadan kalkmış olması, İsrail ile diplomatik ilişkilerin dibe vurmuş olması, Yunanistan ile “gri alan” olarak tanımlanan Ege’deki tartışmalı adacıkların statüsü konusundaki anlaşmazlık, Avrupa Birliği üyeliği konusundaki umutların tamamıyla tükenmiş olması, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli dış politika sorunları arasında sayılabilir.
Türkiye’nin dünyadaki bu yalnızlığının sorumlularından birisi kuşkusuz ki AKP iktidarının ortaya koyduğu yanlış politikalardır. Ulusal bir bilinçle değil, ümmetçi bir bilinçle ortaya konan dış politika, Türkiye’yi dünyanın en demokratik ülkelerinin yer aldığı ortaklıkların dışına itmiştir.
Bu süreçte elbette Avrupa Birliği’nin de büyük bir sorumluluğu vardır. AKP iktidara gelmeden önce de Türkiye’yi Avrupa Birliği sürecinden dışlayan, 1970’lerde ve 1980’lerde İspanya’ya ve Yunanistan’a, 1990’larda Polonya’ya, Bulgaristan’a, Romanya’ya ve Macaristan’a uygulamadığı ölçütleri Türkiye’ye uygulayan Avrupa Birliği, Türkiye’nin AB sürecinin dışında kalmasında, en az Türkiye’yi yöneten hükümetler kadar sorumludur.
Ancak bu durum, Türkiye’deki hükümetlerin sorumluluğu tek başına “dış güçlere” yüklemesini haklı çıkarmaz. Türkiye, kendi üzerine düşen kültürel, bilimsel, siyasal, sosyal ve ekonomik sorumlulukları yerine getirmiş olsaydı, Avrupa Birliği’nin elindeki tüm kozları ve bahaneleri elinden almış olacaktı ve AB’nin karşısına bir üye adayı olarak çok daha güçlü bir biçimde çıkmış olacaktı.
Emperyalizm elbette dünya siyasetinin bir gerçeğidir. Ancak, kültürel, bilimsel, sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan daha gelişmiş olan ülkelerdeki belli başlı hükümetler, bu güçlerini suiistimal ederek başka ülkeler üzerinde hegemonya kurmaya çalıştıkları anda, buna en iyi yanıt, yine, kültürel, bilimsel, sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmişlik seviyesiyle verilir. Bir yandan anayasadaki demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesini bertaraf edip İslamcı ve ümmetçi bir iç ve dış politika izleyerek, bir yandan da “dünya beşten büyüktür” diyerek, emperyalizme karşı mücadele verilmez. Emperyalizme karşı mücadele etmenin tek yolu vardır, o da Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı gibi, çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır.
4 bini aşkın imam hatip okuluyla, 10 bini aşkın Kuran kursuyla, zorunlu din dersiyle, “4+4+4” adlı ucube eğitim sistemiyle, 80’i aşkın ilahiyat fakültesiyle, devletin içindeki dinci ve cemaatçi kadrolaşmayla, din üzerinden siyasi söylem geliştirmekle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılamaz.
20. yüzyılda yaşamış olan Fransız filozof Jean-Paul Sartre, insanın kendisine ait eylem ve seçimlerinden kaynaklanan sorumlulukları dış etkenlerin ve nedenlerin üzerine atma alışkanlığını, kötü imanla ilişkilendirmişti. Kötü iman aynı zamanda, kişinin kendi özgürlük alanının bilincinde olmaması ve sorumluluktan kaçmasıdır. Türkiye, medyasıyla, akademisiyle, iş dünyasıyla, bürokrasisiyle, siyasetiyle kötü imandan kurtulmadıkça, ne iç politikada ne de dış politikada karşı karşıya olduğu sorunlardan kurtulamaz.
Dış politikadaki kısırdöngü
Yazarın Son Yazıları
Pedofili, tecavüz ve seks ticareti ağı kurmakla suçlanan Jeffrey Epstein adlı ABD’li işadamı aylardır gündemde.
AKP genel başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine ve anayasadaki demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesine meydan okumaya devam ediyor.
“Antiemperyalizm” adı altında, İran’daki laiklik karşıtı ve teokratik baskı rejimini savunmak utanç verici bir durum olduğu gibi, antiemperyalist paradigma açısından da tutarsızdır.
CHP’nin geçtiğimiz hafta düzenlediği “Toplumsal Barış ve Demokrasi” başlıklı konferans, CHP’nin yönetim kademesinde kronikleşmiş sorunlarını yeniden ortaya çıkarttı.
İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.
İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun üzerindeki hukuk dışı baskılar, tutukluluk durumu ve zulüm yaklaşık 10 aydır devam ediyor.
İsrail hükümeti 2023’teki bir terör saldırısını bahane ederek, iki yıl üç ay içerisinde Filistin’in Gazze bölgesini yerle bir etti, aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu yaklaşık 70 bin sivil insanı katletti, yüz binlerce insanı yaraladı ve sakatladı, milyonlarca insanı evsiz bıraktı.
Geçtiğimiz hafta ve bu hafta Suriye’de Türkiye’yi de yakından ilgilendiren gelişmeler meydana geldi.
Kendisini dünyanın efendisi sanacak kadar narsisizmin esiri olan ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın, Danimarka’ya ait olan Grönland adasını gasp etme girişimleri, tüm dünyayı ilgilendiren ve uluslararası dengeleri alt üst eden bir krize dönüştü.
İran’daki laiklik karşıtı teokratik rejim, Fransa’nın desteğiyle, 1979 yılındaki bir darbeyle binlerce insanı katlederek kurulmuştu.
Dünyadaki 200’e yakın ülke içinde teokrasiyle yönetilen ve 21. yüzyılda ortaçağ paradigmasını yaşatan sadece birkaç ülke kaldı. İran da bunlardan birisidir.
ABD Devlet Başkanı Donald Trump, yüzü aşkın Venezüellalı ve Kübalı askeri, güvenlik görevlisini ve sivili katlederek Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini ABD’ye kaçırdıktan sonra, operasyonun “kayıpsız ve başarılı” bir biçimde gerçekleştiğini söyleyerek insan hayatına hiçbir değer vermediğini bir kere daha ortaya koydu.
Bir ülke bir başka ülkenin egemenlik haklarını ve bağımsızlığını tanımıyorsa ve ihlal ediyorsa bunun adı emperyalizmdir.
Türkiye’deki İslamcı terör, emperyalizmin desteğiyle devreye giren İslamcı siyasetin yükselmesiyle birlikte ona paralel olarak yükselmiştir.
Siyasetçilerin ve sivillerin militarizme sığınmaları tarihte her zaman büyük felaketlerle sonuçlanmıştır.
Suriye’deki devlet krizi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ulusal ve uluslararası krizlerinden birisine neden oldu.
DEM’in “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu”, DEM’in gerçek siyasi çizgisini bir kere daha deşifre etmiştir.
Müzisyenlerin sahnedeki kıyafetlerinden ve danslarından dolayı gözaltına alındığı, tutuklandığı, hapis cezası aldığı ve müzik festivallerinin, konserlerin iptal edildiği, yasaklandığı ve insanların yaşam tarzlarına doğrudan baskıların uygulandığı bir ülkede, “uyuşturucuya karşı mücadele” adı altında yürütülen operasyonların gerçekten uyuşturucuya karşı mücadele amacıyla yürütülüp yürütülmediği tartışma konusudur.
Terör örgütü PKK’nin ve DEM’in talepleri, medyaya yansıyan açıklamalara göre, her ne kadar federasyon ve özerklik gibi unsurlardan söz etmese de Türkiye’nin üniter yapısına zarar verecek niteliktedir.
Demokrasi, halk egemenliğine dayalı yönetim biçimidir.
Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk’ün solcu olduğu tezi birçok kesim tarafından kabul edilmez ve genellikle tepkiyle karşılanır.
CHP’nin 39. olağan kurultayı, partinin ilkelerini, ideolojisini, kurumsal kimliğini özümsemiş olan parti üyelerinde ve seçmenlerde hayal kırıklığı yarattı.
Antik Yunan filozofları Platon’a ve Aristoteles’e göre yaşamın amacı iyi bir insan olmaktır ve iyi bir insan olmak da erdemli olmak anlamına gelmektedir.
ABD Devlet Başkanı Donald Trump ile AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan arasında sık sık bir karşılaştırma yapılır ve ikisinin de popülist ve otoriter liderler olduğu söylenir.
CHP’nin geçtiğimiz hafta açıklanan yeni parti programı taslağında çok önemli ve doğru açılımlar olmakla birlikte, çok ciddi ve önemli eksikler de bulunmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Aydınlanma devrimlerinin öncüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ilk genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi...
Türkiye’nin Orta Asya’daki Türki devletlerle, yani Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan ile tarihsel, kültürel, dilsel bağları olduğu halde, AKP iktidarı döneminde bu ülkelerle de ilişkiler geriledi.
Adından da anlaşılacağı gibi, iddianame, belli başlı iddiaları içerir, bir mahkemenin ve hâkimin hüküm veya beraat kararını içermez.
Bugün, Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Aydınlanma devrimlerinin öncüsü olan Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü.
New York ABD’nin en büyük kenti olduğu gibi, dünyanın da en büyük kentlerinden birisidir.
CHP’nin emperyalizm destekli AKP’nin baskılarına karşı direndiği bir ortamda, sosyal demokrasi ile “altı ok” arasında bir karşıtlık yaratarak, CHP’nin kurumsal kimliği ve CHP’nin kurultay tarafından belirlenen parti programındaki temel ilkeleri sorgulamak, CHP’de ideolojik bölünmeye ve emperyalizme yarar sağlar.
Britanya, Fransa, Yunanistan ve İtalya, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını işgal ettiklerinde, Mustafa Kemal Atatürk işgal güçlerine karşı Kurtuluş Savaşı’nı başlatırken, Osmanlı İmparatorluğu’nun padişahı Vahdettin, önce Türkleri Anadolu’da küçük bir toprak parçasına sıkıştıran Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını, sonra da Atatürk’ün idam fermanını onaylayarak, işgalci ülkelere boyun eğmişti.
29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen kuruluşunun 102. yılı kutlanacak.
Bir hükümetin, milletin desteğiyle değil, sözde “savcıları” ve sözde “hâkimleri” kullanarak, polisin, jandarmanın, gardiyanın, kolluk kuvvetinin, askerin ve emperyalizmin desteğiyle ayakta durması, o hükümetin tükenmişliğinin ve çaresizliğinin göstergesidir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Aydın ilinde yer alan Miletos antik kenti, felsefe ve bilim tarihi açısından, dünyanın en önemli kentlerinden birisidir.
Ortadoğu (“Middle East”) ve Kuzey Afrika (“North Africa”) bölgesi kısaca MENA olarak da anılıyor.
Emperyalizm bir komplo teorisinin ürünü değildir, bir olgudur, bir gerçektir.
Antik Yunan filozofu Platon’un dediği gibi, görünüşlerle gerçeği ayırmak, algılara aldanmamak, retoriğin esiri olmamak gerekir.
Anayasanın 34. maddesinin tanıdığı hakkı kullanarak “Gezi” protesto eylemlerine milyonlarca vatandaş katıldığı ve destek verdiği halde, onların içinden işadamı Osman Kavala, milletvekili Can Atalay, akademisyen-bürokrat Tayfun Kahraman, belgeselci-sinemacı Mine Özerden, yapımcıgazeteci Çiğdem Mater Utku, yapımcı-menajer Ayşe Barım, ne olduğu belli olmayan ölçütlere göre ayıklandılar ve tutuklandılar.
ABD Devlet Başkanı Donald Trump bu hafta içerisinde 20 maddelik “Gazze Barış Planı”nı açıkladı.