“Dört yüz on sekiz bin altı yüz altmış beş” çocuk işçilik döneminde benim sağlık sigortası numaramdır. Mersin’deki, Eliyeşil firmasına ait iplik ve dokuma fabrikasında işçi olarak çalıştığım için bana verildi. Ben “şahsen” 418665’im. Yeni bir kitap yayımlayacak olursam ve kitabın içinde o dönemi anlatan metinler olursa kitabın adı 418665 olacak.

İşçilik dönemimde ödenen sigorta primleri, daha sonra Mersin Maliye Müdürlüğü’nde yaptığım memurluk ile Gazi Eğitim Enstitüsü kütüphanesinde hademe kadrosuyla çalıştığım süreye eklenince ve Sosyal Güvenlik Kurumu Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 14.12.2020 günü düzenlenen belgeye göre sigorta primi ödenmiş gün sayım 1298 gün etmekte. 1298’i 365’e bölersek: 3 yıl 203 gün eder ki üç buçuk yıldan fazla.
Bu hesapları boşuna yapmadım. Siyasetin en gıllıgışlı dönemlerinde (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül vb.) Fransızca öğretmeni olarak ve her sabah işe geldiğimizde masanın üzerinde işimize son veren bir sarı zarf beklediğimiz günlerde TRT Televizyonu’nda devlet hizmetinde çalıştım. Ama şunu da itiraf etmek zorundayım ki 12 Mart dönemi de 12 Eylül dönemi de bugünlere göre çok daha güvenli bir dönemdir.
Cumhuriyet Kitap Yayınevi tarafından Ocak 2025’te yayımlanan Dört İşlem adlı kitabımın ilk yazısı 11 Ağustos 1971 tarihli ve Bodrum başlıklı 28 sayfalık “gözaltı günlüğü”dür. 11 Ağustos 1971 günü Bodrum’daki ünlü Han Bar’da Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle tutuklandım. Önce İzmir’e, oradan da Ankara’ya götürüldüm ve Yıldırım Beyazıt Kışlası’nda tutuklu konuk oldum. Bunu öyküsüne adını verdiğim Dört İşlem adlı kitapta okuyabilirsiniz.
Gözaltından bırakıldığım günü anımsamıyorum ama 9 Eylül’den sonra bırakıldım. Çok değerli Emil Galip Sandalcı’nın müdürlük ettiği TRT Dış Haberler’in yayımladığı kurum içi bir bülten yüzünden ilgililer toptan gözaltına alınmıştık. Ben o sırada yayına yeni başlayan TRT Televizyonu’nda “müdür” sıfatıyla görevliydim. Bir albay tarafından sorgulandım. Bana çekmecemde neden Bulgar, Sovyetler Birliği gibi komünist ülkelerin mensuplarının kartvizitlerinin bulunduğunu sordu. Ben de benim kartımın da onlarda olduğunu; çekmecemde ABD, İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, İspanyol diplomatların da kartlarının bulunduğunu; Ankara’da her gün yapılan onlarca diplomatik kokteyllerde kartların değiş tokuş edildiğini, alınıp verildiğini söyledim. “Siz de yaşamışsınızdır” dedim. “O başka” dedi, “Neden, komünist ülkeler diye sordum” dedi. “Onlarla da ilişkimiz var” dedim. O sırada TRT TV’de “ön denetim ve redaksiyon müdürü” idim.
Kırk gün dolaylarında gözaltında kaldım. Bir sabah beni serbest bıraktılar. Kışla kapısında bir taksiye bindim, doğruca TRT Ankara Televizyonu binasına. Asansörden çıkarken sekreterim Şükran (Özkutlu) ablayla karşılaştım. Gidip masama oturdum. Beni bekleyen evrakı imzalamaya başladım. Bugün, sıkıyönetimsiz bir gün, böyle bir şey olabilir mi?
TRT TV döneminden çok önemli bir olay var, onu da anlatmalıyım ki kayda geçsin:
“Abi” dediğim, ünlü Sultan Otel barından içki arkadaşım TRT genel müdürü olduğunda ben “kızakta”ydım. Bir pazar günü öğle yemeği yediğimiz sırada TRT genel müdürünün makam şoförü geldi. “Sizi götürmeye geldim. Yönetim kurulu toplantısında bekliyorlar” dedi. O sırada ayağımda Paris’ten aldığım süet çizme, üzerimde blucin pantol ve gömlek vardı. Değiştirmeden otomobile bindim.
Toplantı odasının kapısını çalan sekreter beni içeri aldı ve genel müdür beni yönetim kurulu üyelerine takdim etti: “Aha, kendisine televizyonu teslim edeceğimiz sakallı gominist Rasputin bu” dedi. Böyle konuşmayı severdi. Bir gün Kızılay’daki Washington lokantasında yemek yerken Devlet Tiyatrosu’ndan bir aktörü bana danışman olarak atayacağını söyledi. “Olmaz abi” dedim, “Benim yaptığım işte herhangi bir danışmana ihtiyacım yok ama danışman olarak herkesin bana ihtiyacı var”.
Bir süre sonra EBU (Avrupa Yayın Birliği) toplantısı için Viyana’daydım. Viyana’dan Paris’e gidecek; orada ORTF yetkilileriyle işbirliği olanaklarını konuşacak; oradan da Televizyon Filmleri Festivali için Cannes’a gidecektim. Bu yazdıklarımı okuyunca “Amma da güzel, amma da lüks hayat” diyeceksiniz ama yurtdışı görevlerinde bize günde 70 mark harcırah verilmekteydi ki bir otel odasının bir günlük bedeliydi belki. Hep cepten harcardık. İki yakamız bir araya gelmezdi.
Viyana’dan Ankara’ya telefon ettim. Genel müdür benim karşı çıkmama karşın adamını bana danışman olarak atamış. O sırada, şimdi adını anımsamadığım bir sarayın önündeki alandaydım. Tuna Nehri’nden otuz kırk metre uzakta. Tuna’ya doğru döndüm ve üzerine yürüyüp kıyıdaki bir lokantaya girdim. Garson geldi. “Önce bir kâğıt kalem, sonra da bir şişe şampanya” dedim.
Şampanyadan bir yudum aldım ve TRT Genel Müdürlüğü’ne program ve yayın planlama müdürü görevimden istifa ettiğimi yazdım.
İstifam kabul edildi. En üst kadro derecem dolayısıyla müşavir kadrosuna atanmam gerekirken bir alttaki uzman kadrosuna atandım. Atılan dost kazığına itiraz falan etmedim. Çünkü “Arkamdan ne derler” kaygısı her zaman en önemli ilkem oldu. İfadem bundan ibarettir efendim!