Biraz adli olaylardan, siyasetten sıyrılıp uzun zamandır aklıma takılan bir sorunu dile getirmek istiyorum. Açıkçası birçok kişi açısından toplumsal sorun olsa da nedense gazetelerde televizyonlarda bu soruna değinen kimse yok.
Bakın bugün sokakta, okul servisinde ya da bir evin salonunda durup 6-7 yaşındaki bir çocuğun konuşmasına kulak verdiğimizde, duyduklarımız artık masum çocuk diline ait değil. Kimi zaman bir silah markası, kimi zaman uyuşturucuya gönderme yapan bir kelime, kimi zaman da yetişkinlerin dahi günlük hayatta telaffuz etmekten kaçındığı ağır küfürler ve cinsel ifadeler...
Yahu bu kelimeler nereden geliyor? Neden çok normalmiş gibi davranıyoruz? Bu çocuklar bunları kimden öğreniyor?
Sorunun cevabı artık gizli değil, hatta neredeyse gözümüzün önünde duruyor: Sosyal medya ve dijital müzik platformları.
Son yıllarda özellikle “rap” etiketi altında yayımlanan bazı dijital müzik içerikleri, yalnızca bir müzik türü ya da gençlik alt kültürü olarak açıklanamayacak bir noktaya gelmiş durumda. Bu içerikler, suçun, şiddetin ve uyuşturucunun estetik bir ambalajla sunulduğu; parlatıldığı ve hatta özendirildiği bir anlatı dünyası kuruyor. Üstelik bu anlatı, yalnızca dinlemek isteyen yetişkinlere değil, algoritmalar sayesinde çocukların da kulağına fısıldanıyor.
Üstelik en kötüsü bu ambalajlı içerikler suçu, uyuşturucuyu, berbat bir hayatı allayıp pulluyor.
Burada durup temel bir ayrımı netleştirmek gerekiyor.
Rap müzik tarihsel olarak bir ifade biçimidir. Dışlanmışlığın, yoksulluğun, adaletsizliğin ve sistem eleştirisinin sesi olarak doğmuştur. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, bu tarihsel bağlamdan büyük ölçüde kopmuş durumda. Artık birçok şarkı sözünde çete isimleri, silah modelleri, uyuşturucu maddelerin açık ya da örtük övgüsü ve suçtan elde edilen paranın bir “başarı” ya da “statü” göstergesi olarak sunulması sıradan hale geldi.
Bu noktada sormamız gereken soru nettir:
Bu gerçekten sanatsal bir anlatım mıdır, yoksa suç dünyasının kendini pazarlama biçimi mi?
Daha da önemlisi, bu anlatının kimlere ulaştığıdır.
Günümüzde suç örgütlerinin ya da suç kültürünün klasik propaganda yöntemlerine ihtiyacı yok. Artık afişlere, gizli toplantılara ya da kapalı devre iletişim kanallarına gerek kalmadan; YouTube, TikTok, Instagram ve Spotify gibi platformlar üzerinden geniş kitlelere ulaşmak mümkün. Üstelik bu mecralar açık kaynaklı, denetimi zayıf ve son derece etkili.
Şarkı sözleri, klip estetiği ve kısa video formatları üzerinden verilen mesajlar çoğu zaman açık bir suç çağrısı içermiyor. Kimse doğrudan “şunu yap” demiyor. Ama tam da bu nedenle daha tehlikeli bir hal alıyor. Çünkü verilen mesajlar dolaylı, sembolik ve tekrar yoluyla içselleştiriliyor.
Suç olağanlaşıyor, şiddet normalleşiyor, uyuşturucu “cool” bir yaşam tarzının parçası gibi sunuluyor.
Bu anlatının en kırılgan ve savunmasız muhatapları ise çocuklar.
Bakın üstüne basa basa söylüyorum; Sansürleyelim demiyorum. Fakat bu tür içerikleri algoritmaları regüle etmemiz gerektiğini söylüyorum.
Bir çerçeveye oturtmamız gerekiyor.
Çünkü algoritmalar yaşa bakmaz; etkileşime bakar. “Müzik” etiketi ise içerikleri otomatik olarak masumlaştırır. Sonuçta 6-7 yaşındaki bir çocuk, ne anlama geldiğini tam olarak bilmediği kelimeleri ezberler; kliplerde gördüğü figürleri rol model alır; şiddeti ve suçu gündelik hayatın sıradan bir parçası olarak algılamaya başlar.
Uzmanı değilim ama görmemek için de kör olmak lazım, bu durum pedagojik açıdan son derece yıkıcı. Çocuk, daha hayatın en başında suç dilini öğrenip normalin bu olduğunu zannediyor ama hukuku öğrenmiyor. Gücü öğreniyor ama sorumluluğu, emeğin değerini, çalışmanın insanı ileriye götüren niteliğini öğrenmiyor. Korkutmayı, tehdit etmeyi, ezmeyi duyuyor ama empatiyi, sınırı ve sonuçları değil.
Haddini bilmeyi değil, egosunu en üste çıkarmayı, en iyi, en “cool”, en havalı benim demeyi öğreniyor. Tabiri caizse genç nesiller içi boş teneke gibi dolaşıyor.
Bu noktada sıklıkla “ifade özgürlüğü” savunması devreye sokulur. Oysa mesele ifade özgürlüğü ile sansür arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, çocukların korunması ile suçun normalleştirilmesi arasındaki çizgidir.
Bugünkü hukuk düzenlerinde bu çizgi ne yazık ki net değildir. Dolaylı suç propagandası açık biçimde tanımlanmış değildir. Dijital platformların içerik denetimindeki sorumluluğu sınırlıdır. “Sanat” kalkanı ise çoğu zaman kötüye kullanılmakta; her türlü içeriği dokunulmaz hale getirmekte. Bu gri alanlar, suç kültürünün hızla yayılmasına zemin hazırlıyor.
Burada konuşmamız gereken şey müzik zevki değildir. Bu bir kuşak çatışması meselesi de değildir. “Bizim zamanımızda da şiddet vardı” diyerek geçiştirilebilecek bir durum hiç değildir.
Tartıştığımız şey, çocukların hangi dünyaya gözlerini açtığı... Şiddeti, pornografik içeriği, kanunsuzluğu ve uyuşturucuyu değil; kitapları, sanatı, kültürü, emeği, dayanışmayı, itiraz etmeyi göstermeliyiz.
Eğer bir çocuk şiddeti ritimle, suçu kafiyeyle, uyuşturucuyu melodilerle öğreniyorsa; bu yalnızca bireysel bir ebeveynlik sorunu değil, toplumsal bir alarmdır. Ve bu alarmı “gençler böyle” diyerek susturamayız.
Çünkü mesele rap değil.
Mesele müzik değil, müziğin sansürlenmesi değil. Mesele, suçun çocukların kulağına bir masal gibi alttan alta fısıldanmasıdır.