Dünya Tiyatro Gününde Macide Tanır'ın Anısına...

28 Mart 2013 Perşembe

“İki tür sanatçı vardır” demişti geçen ay başında yitirdiğimiz Macide Tanır bana “oyunculuk sanatını” anlatırken: “Soyunma odasında rolünü bırakıp gidebilen veya onunla eve dönen… Ben ikinci kategoridenim. Dünya tiyatrosunun en ağır eserlerini, en dramatik başrollerini oynadım. Ve o kadınlara çok yaklaştım. Rolüme hazırlanırken önce ezberi aradan çıkartırım. Sonra şu berjere oturur, gözümü kapatırım. Ve Macide’nin oynayacağı kadını gözümün önünde baştan sona prova ederim. Dışardan seyrederim kendimi. ‘Hayır öyle girme; şöyle yap! Elini kaldırma, etrafına bakınma…’ der; kendimi sürekli tashih ederim. Bazı eserlerde, sahneye çıkmadan önce oturup doya doya ağladığım olmuştur…”

Tiyatro matematiktir

Ender rastlanan bir yetenek, şaşmayan bir disiplin, sınır tanımayan bir tutku ve milimine dek hesaplanan bir matematik!
Bunların içinde en
“olmazsa olmaz”ı sayılan “matematiği” şöyle anlatmıştı Macide Tanır: “Tiyatro matematiktir. Mesela tiyatroda sükût çok önemlidir. Sahnede ne zaman, ne kadar susacaksınız? Bunu nasıl tayin edersiniz diye sordu birisi geçenlerde. Ben bunu çok düşünürüm. Kendimle o kadar çok provasını yaparım ki, içime işler. Salise geldiği anda susarım.”
“Tiyatro şölendir”, “törendir” türü şablon tanımları o zamana kadar çok duymuş ama tiyatronun “matematiğini” ilk kez Macide Tanır’dan dinlemiştim.
Hayat gibi tıpkı!
Nerede ne konuşacağınızı ve nerede ne zaman, nereye dek susacağınızı bilmezseniz, yaşam oyununda da, bir tiyatro oyununda olduğu gibi tıpkı… kolaylıkla kontrpiyede kalabilirdiniz.
Varoluşun en can alıcı anahtarıydı aslında bu matematik meselesi…
Macide Hanım’la ilk kez bundan on dört yıl önce kendisiyle bir
“Dünya Tiyatrolar Günü” röportajı yaptığımda tanışmıştım.
Beni, Cihangir’deki mütevazı, sıcak dairesinde kabul etmişti. Aramızda röportaj vesilesiyle derhal bir dostluk bağı doğmuştu. Sık görüşmesek de karşılaştığımız her yerde birbirimize sevgiyle sarılıp uzun uzun sohbetler ederdik...
En son birkaç yıl önce Büyükada’da, epey hüzünlü bir yaz sonu tatilinde günler boyu beraber olmuştuk.
Macide Hanım artık ne yazık ki çok rahatsızdı. Bel fıtığından yeni ameliyat olmuştu ve başka sağlık sorunları da vardı. Uluorta yakınmamaya çaba gösterse de hiç umulmadık anlarda kendisini yoklayan ağrılardan mustaripti. Buna rağmen o unutulmaz son ada tatilinde bile, yaşamın keyfine varmaya ve coşkularına asılmaya kararlıydı. Düzenli olarak her sabah plaja iner, dakikalarca havuzda yüzerdi. Benim gibi akabinde çevresinde toplanan tüm
“Macide severlerle” saatlerce oturup sonra eski tiyatro anılarını anlatırdı.

Sahneye hiç bitmeyen özlem

Anlatırdı derken… o anıları yeniden yaşardı.
Macide Hanım’ın son ada tatilini anlattığım bir
“Sağnak” yazısına nitekim, “Bunlara ‘anı’ diyemeyeceğim” diyerek başlamış, ardından sözü şöyle sürdürmüştüm:
“Macide Tanır’ın anlattıkları anıdan, anılardan çok fazla bir şey…
Günlük dilde anı sözcüğüyle ifadesini bulan geçmiş zamanın karelerinde, Macide Tanır gerçekte
‘hayatı’ anlatıyor ve araya hiç mesafe koymadan o anları sil baştan, yeniden yaşıyor…
Akıp giden zaman ve yılların duyguları törpüleyici, yumuşatıcı güvenlik mesafesini yıkan ya da ortadan kaldıran kâh bir
‘soru’, bir ‘ses’ veya bir ‘tını’ oluyor…
Macide Hanım birden; Ağaçlar Ayakta Ölür’de, kulis arkasında sahneye çıkmayı bekleyen ‘büyükanne’ oluveriyor.
’60 lı yıllarda, Ankara’da vizyonda kaldığı sürece kapalı gişe oynayan temsilde; beklenmedik biçimde peyda olan torununa ‘defol!’ demeyi beklediği o kilit sahnenin ‘hazırlığına’ odaklanıyor…
Sahneye girmeye hazırlandığı kulis anını kafasında tasarlarken ‘defol’ sesine verdiği duygu yükünün tonuna yeniden odaklanıyor…
Öz torununa ‘def ol!’ diyen bir büyükanne, hangi duygu yoğunluğunu taşırsa -yarım yüzyıl arayla- o anı zembereğinden boşalmışçasına tekrar yaşıyor...
Dinlerken donup kalıyorsunuz…
Kanlı Düğün’ün ağıt yakan ‘anasını’ da böyle, İbsen’in Nora’sını da böyle -anlatmıyor!- yeniden ve yeniden yaşıyor Macide Hanım…”
Ne derin duygu yoğunluğu, ne harikulade bir yaşam dopingi, ne dayanılmaz bir bellek ve tükenmeyen bir enerjisi vardı...
Macide Hanım’ı izlediğimiz o sıra dışı anlarda hepimiz kendisine mıknatıslanıp, ona yeniden hayran kalırdık.
Macide Hanım, oyunculuğu denli; kişiliği de kuvvetli bir kadındı.
Bir defa bıçak gibi keskin bir ironisi vardı...
Gözünü budaktan esirgemez; karşısında kim olursa olsun, lafı gediğine, yeri geldiğinde koyuverirdi. Yamacında boş bulunmaya asla gelmezdi. İlerlemiş yaşına rağmen yaşam sahnesine de her dem hâkim olan sanatçı
“boşluk”tan hazzetmezdi. Macide Hanım’la yapılan her sohbet bu yüzünden, mükemmel bir “yaşam okulu” ve “hayat dersi” gibiydi!
Dünya Tiyatro Günü vesilesiyle onu özlemle anıyorum. Nur içinde yatsın.
Bu büyük sanatçımızın adı mutlaka yaşatılmalı ve genç kuşaklarımıza anısına adanan okullar, sahneler, ödüllerle ulaştırılmalı!


Yazarın Son Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020
Roma açık şehir 28 Mayıs 2020
Umut, korku ve öfke 21 Mayıs 2020
Nefretin zaferi 17 Mayıs 2020
Yeni virüs sarışın 14 Mayıs 2020
Şalom aleykem 10 Mayıs 2020
Yarın korkusu 3 Mayıs 2020