İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.
2024 yılında “seçimlere” katılım oranı yüzde 39 idi. Sadece sözde “dini lider” Ali Hamaney’in kontrolündeki bir konseyin onayladığı adayların yarışabildiği sözde “seçimlere” katılım oranındaki düşüklük, halkın teokratik rejimi boykot ve protesto eylemiydi.
Halkın verdiği mesajı anlamamakta ısrar eden rejim ise, baskılarından vazgeçmedi, ayrıca ekonomik krizi de çözemeyince, halk kitlesel protesto eylemlerini, ülkenin dört bir yanında sokaklara taşıdı.
Ancak yönetim bu eylemleri de umursamadı, halkın üzerine ateş açarak, iki günde binlerce insanı katletti. İran hükümeti ölenlerin sayısını 3 bin 117 olarak açıklarken, bağımsız insan hakları örgütleri, katledilenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğunu açıkladılar!
Bu, İran’ın tarihindeki en büyük katliam ve insanlık tarihindeki en büyük katliamlardan birisi olarak tarihe geçti. İsrail hükümetinin Gazze’de son iki yılda 70 bin Filistinliyi katletmesine veya 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde bir ay içinde 8 bin kişinin katledilmesine tepki verenlerin birçoğu, İran hükümetinin iki günde 10 bin kişiyi katletmesi karşısında sessiz kaldı!
***
İran’daki teokratik diktatörlüğün dış müdahaleyle değil, sadece iç dinamiklerle yıkılması gerektiğini savunanlar yanılmaktadırlar.
Demokrasiye doğru atılacak bir adımın salt iç dinamiklerle çözülmesi elbette ideal olan durumdur. Tarihe bakıldığında bu birçok ülkede olanaklı olmuştur.
Ancak bazı ülkelerde ve durumlarda ne yazık ki, iç dinamiklerle birlikte dış dinamikler de etkili olmadan, sonuç almak olanaklı değildir. Salt iç dinamikle bir sonuç alınabilmesi için öncelikle etkili bir iç dinamik potansiyelinin bulunması gerekir.
İran’da olduğu gibi, bir ülkede diktatörlük rejimi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını egemenliği altına almışsa, halkın tüm nefes borularını ve örgütlenme olanaklarını ortadan kaldırmışsa, sokakta protesto eylemi yapan göstericileri bile katletmek yoluna girmişse, ordunun ve güvenlik güçlerinin içinde halkla işbirliği yapacak güç odakları da yoksa, dışarıdan müdahaleyle iç dinamiklerin harekete geçirilmesi tek seçenek olabilir.
Almanya’daki faşist Nazi rejimi gecikmeli olarak da olsa ancak böyle durdurulabilmişti. Adolf Hitler 1932 seçimlerinde halkın yüzde 33’ünün oyunu alarak hükümeti kurmuş, birkaç ay içinde bir diktatörlük rejimi kurmuş, Alman halkı ise bu diktatörlüğe 12 yıl boyunca son veremediği için, Avrupa halkı büyük bir felaket yaşamış, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyon insan yaşamını yitirmişti.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Britanya’nın dışarıdan askeri müdahalesi olmasaydı, Nazi rejimi ve yaşanan katliamlar, soykırımlar sona ermeyecekti!
Bosna-Hersek’e ve Sırbistan’a uluslararası bir askeri müdahale olmasaydı, Boşnaklar uzun bir süre daha katliam kurbanı olacaklardı!
***
Burada önemli olan, İran’a yönelik bir uluslararası müdahalenin, emperyalizmin merkezi olan ABD’nin ve İsrail’in öncülüğünde ve tekelinde gerçekleşmemesi, uluslararası müdahale dışında bir seçenek kalmamışsa, bu müdahalenin Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde, Avrupa Birliği’nin, Britanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in de desteğiyle gerçekleşmesidir.
Ancak Rusya’nın ve Çin’in, İran halkının yararını ve geleceğini umursamaması, sadece kendi stratejik hesaplarıyla meşgul olması, bunu olanaksız kılmaktadır.
ABD ve İsrail de, İran’da demokratik ve laik bir cumhuriyetin kurulmasını umursamamakta, sadece İran’ın nükleer ve askeri altyapısını çökertmeyi, İran’ın Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi bölünüp parçalanmasını amaçlamaktadır.
AB’nin “İran devrim muhafızları”nı terör örgütü listesine alması ise olumlu bir gelişmedir, ancak yetersizdir.
İran halkı ne yazık ki, “süper güçlerin” bencilliği yüzünden, büyük bir yalnızlığın içindedir.