Örsan K. Öymen

İnsan ve doğa sömürüsü

05 Ağustos 2019 Pazartesi

Antik Yunan filozofu Aristoteles’in dediği gibi, insan potansiyel durumda bir varlıktır. Bunun anlamı şudur: İnsan olduğu gibi sabit kalmaz, kendisini oluşturur. Aristoteles bu nedenle, insanın kendisini akıl ve deneyim yoluyla geliştirebileceğine ve erdemli bir varlık olabileceğine inanmıştır.
Fransız filozof Jean-Paul Sartre da potansiyellik ilkesini varoluşçuluğa uyarlarken, insanın her zaman henüz olmadığı şey olduğunu ve bu potansiyellik durumunun ölene kadar sürdüğünü vurgulamıştır. İnsan her zaman eylemleriyle ve seçimleriyle kendisini oluşturma sürecinin içindedir.
İngiliz filozof Thomas Hobbes, insanın doğası gereği bencil olduğunu ve kendi çıkarlarını öncelikli olarak gördüğünü, ancak çatışma ve savaş durumunun sürekli olması durumunda bunun insanın yararına olmayacağını, bu nedenle çatışma ve savaş durumunun sürdürülebilir olmadığını, insanın kendi yararı için, bir toplumsal uzlaşma yolunu seçmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir.
İsviçreli-Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau ise, insanın doğasında iyi olduğunu, bozuk toplumsal düzenlerin içine düşünce kötü bir insana dönüştüğünü, insanın özgür doğduğunu, ancak her yerde zincire vurulduğunu, bu nedenle halk egemenliğinin geçerli olduğu bir toplumsal düzenin kurulması gerektiğini, bunun için de mutlak monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin yıkılması gerektiğini söyler.
Alman filozof Karl Marx ise, sanayileşme devriminden sonra, üretim araçlarının özel mülkiyette olmasından dolayı sermayenin emekçi sınıfı sömürdüğü sermayeci bir düzenin ortaya çıktığını, kapitalist düzen yıkılıp sosyalizme geçilmeden, insanın insanı sömürdüğü düzenin ortadan kalkmayacağını söyler.
Bu filozoflar geçmişimize, günümüze ve geleceğimize ışık tutmaya devam ederken, insanın insanı sömürdüğü düzenler de ne yazık ki ayakta kalmaya devam etmektedir. Dünyanın belli başlı bölgelerinde sınırlı ölçüde ilerlemeler sağlanmaktadır, ancak küresel boyutta sömürünün ortadan kalktığını savunmak olanaklı değildir.
Üstelik bu sömürü sadece insanın insanı sömürmesi olarak değil, sanayi ve teknoloji devrimiyle birlikte, insanın doğayı sömürmesi olarak da karşımıza çıkmaktadır. İnsanın insanı sömürmesi on binlerce yıllık bir olgudur; ancak insanın doğayı bugünkü ölçeklerde sömürmesi, yaklaşık olarak son 150 yılın olayıdır.
Bazı ülkelerde, örneğin Batı Avrupa’da, 1980’li yıllardan itibaren, doğayı ve çevreyi korumak konusunda belli bir bilinç seviyesine ulaşılmış olsa da, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, doğa insanlar tarafından acımasız bir biçimde katledilmektedir.
Sanayi tarzı üretimin ve bazı sanayi-teknoloji ürünlerinin kullanımı sonucunda oluşan gazların neden olduğu küresel ısınma; sanayi-teknoloji alanındaki üretimin sonucunda ortaya çıkan atıkların suyu, havayı ve toprağı kirletmesi; yeşil alanların betonlaşması ve çarpık yapılaşma; insanlığın karşı karşıya olduğu en önemli doğa sorunları arasında yer almaktadır.
Türkiye’de de AKP iktidarı bu konuda tamamıyla duyarsızdır. Sanayi ve teknoloji alanındaki üretim Türkiye’de zaten sınırlı olduğu için, ekonomi, ağırlıklı olarak, hizmet ve inşaat sektörleri üzerine kurulduğu için, Türkiye’deki betonlaşma ve çarpık yapılaşma, dünyanın en kötü örnekleri arasında yer almaktadır.
Şehircilik ve Çevre Bakanlığı” adı verilen, ancak gerçekte, “Çarpık Yapılaşma ve Beton Bakanlığı” olan bakanlık, belediyeler, müteahhitler, arsa ve emlak rantçıları, herhangi bir yerde yeşil bir alan gördüklerinde, ağaçların ve ormanların yeşilini değil, ABD Doları’nın yeşilini görmektedirler.
Doğayı, bir çekirge sürüsü gibi kemirip talan eden bu kesimler, insana yönelik bir sevgi ve saygı duygusu içinde olmadıkları gibi, doğaya karşı da bir sevgi ve saygı duygusu taşımamaktadırlar. Çünkü bunlar kâr ve para sevici insanlardır.
Doğayı sevmeyenin insanı da sevemeyeceğini, insanı sevmeyenin doğayı da sevemeyeceğini anladığımızda, hem insan hem doğa için bir kurtuluş yolu açılacaktır. Tabii ki geç kalınmazsa!