Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nden (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea) ilk kez Yusuf ağabey (Yusuf Atılgan) söz etmişti İzmir’de. O sırada (1962-1963) İzmir’in Bornova’sında 57. Er Eğitim Topçu Tugayı’nda yedek subaylığımı yapmaktaydım. Ülker de İzmir Özel Türk Koleji’nde İngilizce öğretmeni idi. İzmir’e gelmem bir mucizeydi. Polatlı’daki Yedek Subay Topçu Okulu’nu bitirince kurada Saray ya da Çorlu’daki bir topçu birliğini çekmiştim. Kura çekiminden sonra Ülker’e görev yerimi haber vermeyi düşünürken Polatlı’daki Topçu Gösteri Taburu’nu çeken bir arkadaş gelip yerlerimizi değişmemizi önerdi. Hemen kabul ettim. Derken İzmir Bornova’daki 57. Topçu Er Eğitim Tugayı’nı çeken bir arkadaş da gelip benimle değiş tokuş yapmak istemez mi? Çorlu’yu verip Polatlı’yı, Polatlı’yı verip İzmir’i alıyordum. Bölük komutanı yüzbaşıya durumu anlattım. Yüzbaşı, “Asteğmen, durum karışık bana bir kroki yaparak anlat” dedi. Dediğini yapınca yüzbaşı kabul etti ve atama belgesini imzalayarak onayladı. O sırada Ağrı’yı çeken edebiyat eleştirmeni Veysel Öngören “Ulan” dedi, “Bari Ülker’in yatak odasını çekeydin”.
İzmir’e geldik. Direksiyon başında Vivaldi dinleyip Sartre okuyan entelektüel Şoför İhsan sayesinde Yusuf Atılgan’la tanıştık. O sırada Manisa’nın Hacı Rahmanlı köyünde oturmakta ve her hafta İzmir’e gelmekte, İhsanların evinde kalmakta; Ankara ya da İstanbul’da oturan Serpil Gence’ye fena halde âşık, kara sevdalı... Derken merken İngilizcesinden okuduğu Justine adlı bir romanı öve öve tefrika etmekte ve parantez içinde söyleyeyim ki bu Justine öylesine bir roman ki âşığı aşkına âşık eder. Yazarı İngiliz Lawrence Durrell... Topçu asteğmeni ya da teğmeni Özdemir’e iyi kitaptan söz edilir mi? Artık mutlaka okuyacak. Kışla dönüşü talim üniformamla Fransız kitapçısı Hachette’e uğradım. Justine kendilerinde yokmuş ama getirtebilirmiş. Getirtti. Kitabın ilk sayfasına 1962 yazmışım. Okudum ve şallak mallak oldum. Şimdi dörtlünün öteki kitaplarına bakıyorum; Balthazar, Mountolive ve Clea’nın ilk sayfalarında “Öz 64” yazmakta. Demek ki okumam 1964 yılında tamamlanmış. Ülker de dörtlüyü 1965-1966 yıllarında aslından okumuş olmalı. Ha, Justine’in son sayfasına, okumayı birtirdikten sonra “Ben ancak bana âşık olan bir kadını sevebilirim” diye yazmışım ki bunun anlamı “Justine önce bana âşık olacak, sonrası benim işim”.
Yıl 1982, TRT TV’den emekli edilerek atılmışım. Yaş 46! Bu sırada Erdal Öz İstanbul’dan Ankara’ya geldi. Meğer ortak calışmakta olduğu Cem Yayınevi’nden ayrılmış, Can adlı bir yayınevi kuracakmış. Erdal benim ta 27 Mayıs 1960’lardan beri arkadaşım. Gelmesinin nedeni bizim kitaplıktaki yabancı kitaplar. “Hangi kitaplar olabilir, yayımlanabilir?...” diye ortaladı. Voleyi patlattım: Elbette İskenderiye Dörtlüsü. İskenderiye’ye gitmişliğim, kitapların ünlü oteli Cecil’de kalmışlığım var, Kavafis’in evine gitmişliğim, çalışma masasının yanında fotoğraf çektirmişliğim var. Elbette Ülker Hanım hemen çeviriye başladı ve ilk kitap Justine 1984’te yayımlandı ve 15. baskı 2025’in ekim ayında yapılmış.
Dörtlü kuşkusuz 20. yüzyılın en büyüklerinden biri değil, en büyük başyapıtı. Bana ya da kitapları okumuş ciddi bir edebiyat adamına da şu kitapların konusunu anlat deseniz anlatamaz. Oysa benim orta 1’deki Türkçe öğretmenim Göbek Emmi (Rahmi Öztop) romanı “Olmuş ya da olması mümkün olayları yer, zaman ve hars (kültür) göstererek anlatmaya roman denir” diye tanımlardı. Ama İskenderiye Dörtlüsü’nün öyküsünü özetleyip anlatamazsınız. Ancak İskenderiye kentini, romanda önemli kişilerini (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea, Nessim) tanımlayıp anlatabilirsiniz. Adını verdiğim kişiler insan değil, insan kılığına girmiş melek ya da şeytan. Yalınkılıç insanlar! Justine’e şu yıl rastlasaydım ne olurdu bilemem. Bilmek de istemem. Okuduğum kitapların insanlarından Dostoyevski’nin Stavrogin’i ya da Stendhal’ın Julien Sorel ve Fabrice del Dongo’su baş edebilir bu kişiliklerle. Bir anımsatma: “Stavrogin inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmazdı!” Sen gel de Stavrogin’le dalaş bakalım.
İskenderiye Dörtlüsü’nü küçük büyük bütün romancılara, roman yazmaya niyetli olanlara tavsiye ederim. Döne döne okumaları için. Çünkü bu dörtlü “giriş, gelişme, düğüm, sonuç ilkesi”ni havaya uçurmakta: Hepsi var ama hiçbiri yok, bir başka boyutta anlatı var. Ve Ülker İnce’nin Türkçeyi çıkardığı baş döndürücü düzey de Dörtlü’nün büyüklüğüne büyüklük katmakta. “Ama Ülker İnce senin karın” diyen çıkarsa vız gelir tırıs gider! Halep oradaysa çeviri Can Yayınları’nda. Bilmem anlatabildim mi?...