Celal Üster

Körün taşı

10 Kasım 2014 Pazartesi

Ağıtlar ve şiirler yüzyıllardır maden ocaklarında yaşanan acıları söyler

Kan ve candır bedeli…

Büyük çoğunluğu kapitalizmin açgözlülüğünden kaynaklanan ‘iş kazaları’nın belki de en korkuncu, maden ocaklarında yaşananlar. Faciaların ardından, sayısız ağıt, şiir, roman yazılmış. Özellikle de kömür madencileri için.

İşçiler, günümüzde, yaşamlarıyla değil ölümleriyle gündeme gelebiliyor ancak. Son yıllarda tersanelerde, inşaatlarda, maden ocaklarında meydana gelen cinayetten farksız iş kazaları, işçileri durmadan gündeme taşıyor.

Büyük çoğunluğu kapitalizmin açgözlülüğünden kaynaklanan “iş kazaları”nın belki de en korkuncu, maden ocaklarında yaşananlar.

O yüzden, maden ocaklarında yaşanan faciaların ardından, sayısız ağıt, şiir, roman yazılmış. Özellikle de kömür madencileri için.

Zola’nın, 1860’larda Fransa’nın kuzeyindeki bir maden kasabasındaki tüyler ürpertici hayatı, acıları ve isyanı belleklere kazınan bir ustalıkla dile getirdiği “Germinal”in, son Soma ve Ermenek facialarından sonra bizde yeniden “popülerlik” kazanması, 19. yüzyıl Fransa’sı ile 21. yüzyıl Türkiye’si arasındaki ürkünç benzerliğin bir göstergesi olsa gerek.

‘İş mükellefiyeti’

Ne ki, Soma ve Ermenek toplu cinayetleriyle birlikte benim aklıma ilk düşen, İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” romanı oldu. Maden işçiliğinde tarihinde az rastlanır bir devlet zorbalığını anlatır İrfan Yalçın bu romanda.

II. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak’ta uygulanan “zorunlu çalışma yükümlülüğü”nü. 1940’ta başlatılan, ama savaş bitmesine karşın 1947’ye kadar sürdürülen “iş mükellefiyeti”ni…

Hiçbir yazar hiçbir yazara, hiçbir roman hiçbir romana benzemez; yine de, “Ölümün Ağzı”, bizim “Germinal”imizdir benim gözümde…

Sonra, Mehmet Başaran’ın “Ağıtlara Yakın Durur Zonguldak” şiirinden dizeler geçti aklımdan:

“Kendimden kopar biraz da / Madenden kopardığım her parça / Önümde bir çimdik ışık / Arkamda grizu, göçük / Islak tüyleri değer vücuduma / Ölümün ve yalnızlığın / Yüreğimin sesi dağları oyar…”

Yeryüzü sıcak olsun diye

Meydanlarda çok geniş kitlelere seslenen Grup Yorum, yıllardır, Kemal Özer’in “Madenciden” şiirinden ürettiği bir ağıtı dillendiriyor:

“İndim maden ocağına kara elmas diyarına / Yeryüzü sıcak olsun diye dost / Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda / Çocuklarım gülsün diye dost / Oysa bizim evde gülen yok…”

‘Sesim Kömür Karası’

Zonguldaklılar, Hamit Kalyoncu’yu iyi tanırlar. Zonguldak’ta yıllarca öğretmenlik, TÖB-DER Şube Başkanlığı yapmıştır Kalyoncu. Feleğin değil, 12 Eylül’ün sillesini yemişlerdendir.

Bizden ve dünyadan ozanların şiirlerinden derlediği “Kömür Kokan Şiirler”, bu konudaki tek güldestedir yanılmıyorsam.

Kalyoncu’nun “Sesim Kömür Karası” şiirini ise oralarda bilmeyen yoktur:

“… Bir beyaz sümbül / Bükerse boynumu / Bahar serinliğinde / Bir kanlı künye / Düşerse kapına / Bil ki kadınım / Sesim kömür karası…”

Seeger ile MacColl

İngiliz folk şarkıcısı ve insan hakları eylemcisi Ewan MacColl’u, sevgili arkadaşım Cem Taylan’ın İngiltere’den buraya taşıdığı 33’lüklerle tanımıştım.

Elini kulağına dayar, bir şarkı, bir ağıt tuttururdu emekçi yoldaşları için...

Sonradan, McCarthy döneminin baskılarından çok çekmiş, ABD’li folk şarkıcısı Peggy Seeger ile birleştirdi hem yaşamını, hem de müziğini...

Springhill faciası

1950’lerde Kanada’nın Nova Scotia eyaletindeki Springhill maden kasabasında art arda üç facia yaşanmış; bu felaketlerin ardından pek çok balad yazılmıştı. Peggy Seeger ile MacColl’un 1958’de 75 işçinin can verdiği göçükten sonra yazdıkları “Springhill Maden Faciası” bunların en ünlüsüdür.

Seeger ile McColl’un 1960’taki Newport Folk Festivali’nde de söyledikleri bu baladı, sonradan Peter, Paul & Mary üçlüsünden İrlandalı rock grubu U2’ya kadar kimler seslendirmedi ki!

‘Umut şarkıları kaldı bir tek’

“Springhill kasabasında uyku tutmaz adamı, / Birden bir uğultu, sonra gümbürtüsü göçüğün, / Yer yerinden oynar, göçüp gider madenciler, / Kan ve candır bedeli kömürün, / Kan ve candır bedeli kömürün. (…)

Üç gün geçti ve ışıklar gitti, / O zaman ustabaşı yerinden kalkıp dedi ki: / Artık ne su var, ne ışık, ne de ekmek, / Bize umut şarkıları kaldı bir tek, / Umut şarkıları kaldı bize bir tek. (…)

Sekiz gün geçti, birkaçı kurtarıldı, / Bir başına can verdi geri kalanı: / Bir mezar kazdılar ömürleri boyunca, / Bir mezar taşı için yerin iki mil altında, / Bir mezar taşı için yerin iki mil altında.”

Politikacılar, bilirbilmezler bir ayak üstünde kırk yalanın belini bükedursunlar, “Germinal”in son satırları süzülüyor belleğimden:

“Saban izlerinde yavaş yavaş süren, gelecek yüzyılın hasatları için büyüyen ve filizlenmesi yakında toprağı yaracak olan, öç peşinde, kara bir ordu halinde, insanlar yetişiyordu.”


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Irgat’ın Türküsü 14 Mayıs 2018
Kâr ve kapital 14 Nisan 2018