Ansızın Kapının Önüne Konmak!

21 Aralık 2014 Pazar

Ekonomi ciddi sinyaller veriyor. Bunu anlamak için müthiş iktisatçı ya da Kemal Derviş olmak gerekmiyor. Ev alışverişini yapanlar bunu hemen hissederler. Çünkü pazar çantası, temel hiçbir gıda almasanız da (peynir, et, yağ gibi) elli liradan aşağı dolmuyor. Market alışverişine gidenler sürekli şu sözleri söylüyorlar: “Yahu ne aldım da yüz elli lira oldu?”
Bazı köşe yazarları için şu yaptığım “fakirlik edebiyatı” olabilir ama ben de belirli bir parayla yaşayan bir Türkiye yurttaşıyım ve ben de tıpkı ülkemde yaşayan milyonlarca emekçi gibi güneş enerjisiyle yaşamıyorum.
İç talebin hızla düştüğü, doların başını alıp gittiği herkesin malumu. Sanılıyor ki ülkede binlerce insan lüks mobilyalar, giysiler, tektaş pırlantalar almak için kredi kartlarına sarılıyor ya da ihtiyaç kredisi kullanıyor. Biraz dolaşırsanız, insanların çocuklarının karnını doyurmak ve okul masraflarını ödemek için kredi kullandıklarına tanık olursunuz.
Ayrıca ülkemizde sadece devletin sosyal yardımıyla hayatını sürdüren üç milyon beş yüz bin kişi var. AKP bu yardımı kendisi yapıyor gibi bir algı oluşturmuş ve yaklaşık ikiyle çarptığımızda altı milyon seçmeni kafadan garantilemiştir. Muhalefet partilerinin bu algıyı şiddetle yok etmeleri ve devlet yardımının ne olduğunu, bu yardımdan yararlanan seçmenlere anlatmaları gerekiyor.
Bu arada işsizlik (özellikle de eğitim almış kesimde) şiddetle artıyor. Hepimiz biliyoruz, Soma’da 2800 maden işçisi hiçbir hakkını alamadan kış ortasında işsiz kaldı. Herkesin hep birlikte yoksullaştığı ülkemizde, artık insanlar arasındaki dayanışma ve paylaşım da azaldığından, adeta yok olduğundan, insanlar aç, insanlar üşüyor. Çocuklar, doğuya gitmeye gerek yok, batıda da yırtık ayakkabılarla okula gidiyorlar.
Sizin keyfiniz yerinde olabilir, emekli maaşınız, yazlık ve kışlık evleriniz olabilir, çocuklar kendilerini kurtarmış olabilir ama sizler azınlıksınız, genç nüfusun egemen olduğu ülkemizde işler hiç de iç açıcı değil. Kış ortasında ansızın işsiz kalmak, evet emekçilerin en korkulu rüyası bu. Çünkü bütün sağ iktidarlar eliyle yok edilen sendikalaşma ve üstüne üstlük taşeronlaşma, emekçilerin her an bir cehennemde yaşamasına neden oldu, oluyor! Artık her yerde, kapı komşunuzda bile bir haksızlık var ve her yerde bir direniş çadırı.
Evet, dediklerim doğru, benim üç durak ötemde, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin bahçesinde de bir direniş çadırı var. Yolum düştü, daha doğrusu düşürdüm ve direniş çadırına gittim. Çadırın adını değiştirip, “Direniş Sarayı” yapmışlar, hastanenin 98 sağlık işçisi kadın-erkek grevde. Böyle mahalle arasındaki direnişlerde mahalleli grevcilerin hemen yanında yer alıyor; sabah çorbası getirenler, akşamüstü çay vaktinde taze yapılmış keklerini işçilerle birlikte paylaşanlar... Evlerinden yorgan battaniye koşturanlar... Çünkü direniş 15 gündür sürüyor ve gece-gündüz nöbet tutuluyor.
Hastanede çalışan 98 sağlık işçisi, daha iyi sosyal şartlara kavuşmak için DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş Sendikası’na üye olmuşlar. Ve ardından kendilerini hemen kapının önünde bulmuşlar. Hemen hepsi en az yedi sekiz yıldır bu hastanede sağlık hizmetlisi olarak çalışıyorlarmış. Hastane dediğinizde aklınıza ilk önce hijyen gelir. Çünkü ortalık mikrop kaynamaktadır. Acillerden küçücük çocuklar girer, karınları yarılmış hastalar girer, bunların şiddetle hijyen bir ortama ihtiyaçları vardır. İşte bu sağlık hizmetlileri özellikle de bunu sağlarlar. Birbirleriyle anlaşmışlardır, iş bölümleri mükemmeldir ve her yer pırıl pırıldır. Bunu gerçekleştirmek zaman alır. Şimdi bu işçilerin yerine taşeron işçileri gelmiştir ve o da ne, yoğun bakım ünitesi ve ortopedi servisi kapalı. Ameliyat yapılmıyor, çünkü henüz hijyen sağlanamamış. Herhangi olumsuz bir durum hastanenin prestijini yok edebilir. Sağlık alanındaki ağır rekabet nedeniyle hastaneler bunu göze alamazlar.
Peki işveren açısından sendikalaşmaktan bu kadar korkmak neden? İşçilere soruyorum; kaç lira alıyorsunuz? 14 yıllık bir sağlık işçisi 1400 lira aldığını söylüyor, yol parası da verilmiyor, sadece yemek. 7-8 yıllık işçiler de ortalama 1000 lira alıyorlar. Peki taşeron işçilerine ne veriliyor? Hemen hemen aynı para ama taşeron gelecek yıl işverenle anlaşamazsa, diyelim ki Van’da bir ihale aldı, hop işçilere soruluyor; Van’a gider misin? Gitmezsen haydi güle güle. Yani hiçbir güvence yok. Sendika iş güvencesi, tatil hakkı, herhangi bir olumsuzlukta, mesela hastalıklı bir kan taşırken bu kanın elinizdeki bir kesiğe sıçraması halinde sizin arkanızda. Sendikanın şimdilik 170 üyesi var, işten atılan 98 işçinin yıllar içindeki performansları sürekli yüksek ama ansızın bu performanslarda nedense bir düşüş olmuş ve işçilerin puanları düşürülmüş, yani bir biçimde bahane oluşturulması gerekmiş.
Şimdi onlar çadırlarında bekliyorlar. İşverenle uzlaşmak ve yeniden işlerinin başına dönmek tek amaçları, çünkü tembelliğe alışık değiller. Öyle ki her gün çadır kurdukları mahalleyi temizleyip, kapıdaki hastalara yardım ediyorlar. Peki doktorlar nerede?
Bir kısmı işçilerin yanında, bir kısmı ise hiç uğramamış. İşte püf noktası burası, hani hep bir söz var: “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” Bu herkes için geçerli.
Ben bu hastanede yattım. Sağlık personelinin güler yüzünün, çalışmalarındaki özverinin bizzat tanığıyım. Onlar yeniden işbaşı yapmayı hak ediyorlar! Verin! Özellikle sağlık hizmetinde küçük hesaplar çok şey kaybettirir!  


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020