Ölen sağlıkçılar için ağıt (Karantina günlüğü - 6)

26 Nisan 2020 Pazar

Sessizce öldünüz, bilerek öldünüz, tıpkı herhangi bir savaşta kurşunlar yağarken oracıkta, hemen köşe başında her şeyden habersiz salçalı ekmeğini yiyen bir çocuğu kurtarmak için kendi ölümünü hiç düşünmeden koşup çocuğu kucaklayan bir nefer gibi öldünüz. Dünyanın daha adil, daha yaşanası bir yer olması için savaşanların düşman tarafından kurşuna dizilerken “Yaşasın halkların kardeşliği!” diye gür bir sesle haykıran militanları gibi öldünüz. Toprak sizi şefkatle bağrına bastı. Kimseler sizi zorlamadı, hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunu iliklerinizde hissederken, Covid-19 hastası bir genç kadının soluk alması için, soluk borusuna tüpü ustaca yerleştirdiniz ve bunu o kadar çok yaptınız ki, virüsün sizin bedeninize yerleştiğini artık biliyordunuz. Kimselere hissettirmeden, en sevdiklerinizle vedalaşmaya başladınız. Koronadan sonra bir gökkuşağının tüm dünyayı değiştireceğini, dünyanın tüm çocuklarının gökkuşağının altında dans ettiğini hayal ederek artık ölümün yaklaştığını hissettiğiniz bedeninizi usulca ölüme yatırdınız. Öyle güçlüydünüz ki doktor arkadaşlarınıza “ben gidiyorum, yeni bulduğunuz her şeyi benim bedenimde deneyebilirsiniz” dediniz ve onlar gözyaşlarını tutarak size el salladılar. Güle güle can arkadaşım.

Geçenlerde bir resim gördüm, çizgi romanlarda ve filmlerde dünyayı kurtaran gerçeküstü kahramanlar sıraya dizilmiş, üç mavi tulumlu hemşireyi eğilerek selamlıyorlardı. Erkek-kadın ben de tüm hemşireleri minnetle selamlıyorum. Geçmişte ben atölye yaparken öğrencilerimin arasında bir yoğun bakım hemşiresi vardı ve kendi yaşamından yola çıkarak bir kısa film yaptı. İşten çıkıyor, otobüse biniyor, evine geliyor, yorgun argın uyuyor, sonra bir diskoteğe gidip çılgınca dans ediyor. Buraya kadar ne var, sıradan bir film diyeceksiniz ama bütün bunları yaparken altta bir ses onu izliyor, yoğun bakımdaki makinenin sesi. Bitmek bilmeyen, bittiğinde yoğun bakımdaki kişinin öldüğünü size anlatan bir ses. Şimdilerde yoğun bakımdaki hemşirelerin yaşamına neler eklendi hiç düşündünüz mü? Ölen yakınlarına camın arkasından el sallayanlar, yoğun bakımın hemen önünde ölümün soğuk elinin oğullarına, kızlarına, babalarına, analarına uzandığını gören hissedenlerin gözyaşlarını.

Hemşirelik, tıpkı doktorluk gibi kutsal bir meslektir. Çünkü tüm sağlık çalışanları, antik çağdan beri binlerce doktorun, hemşirenin, eczacının yaptığı gibi Hipokrat yemini ederler. Yemin şöyle biter: “Din,milliyet,cinsiyet ve parti farklılıklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üstüne yemin ederim.

Bu yemin pek çok doktorun, pek çok sağlık hizmetlisinin adeta yüreğine kazılmıştır. İşte bu nedenden onlar ölümü hep yanıbaşlarında hissederler. Bu nedenden pek çoğu hayatı hepimizden daha çok sever. Çünkü hayat kurtarmak yaşamın en anlamlı anlarıdır. Bu nedenden savaşlarda hastaneler, bakımevleri bombalanmaz. Cümlelerime sağlık görevlilerine ağıt diye başladım ama bunu söylemek zorundayım, bu kıyamet günlerinde en çok ölüm vakası olan kent Zonguldak’ta vali şöyle dedi: “Sağlıkçılar kendilerine dikkat etmiyor bize yük oldular.” Utançtan kendimi yitirdim. Sağlıkçılara polis evinde yer açmış, yemek vermiş. Ve hâlâ bu vali koltuğunda oturuyor. İçinde azıcık onur varsa babalarını koronadan yitiren o güzelim kız çocuklarından özür diler. Öyle mesajla filan değil, evlerine giderek, o çocukların ellerinden öperek!

En çok sağlıkçılar ölüyor, ölecekler de çünkü evimize hapsolduk diye sürekli yakınanların, sokağa çıkma yasağına rağmen sitenin bahçesinde komşularla rakı masası kurup bunu da “korona direnişi” diye paylaşan solcu amcaların, “atın ölümü arpadan olsun, bize bir şey olmaz” diyen gençlerin, maskesinin altında sigara içen insanların, onları parasını verdikleri otellerden virüslü diye atanların, markalar yaşasın diye AVM’leri ay başında açmayı düşünenlerin, sağlıkçıların ölümlerini bile meslek hastalığı diye niteleyen insanların yaşadığı bir ülkenin sağlıkçıları onlar. Gün gelir, bu korona belası biterse, ülkenin bütün sağlıkçılarına onur madalyaları verilmelidir. Hiç ihtiyaçları yoktur ama bizim onları onurlandırmaya ihtiyacımız var. Yeniden insan olduğumuzu anımsamaya ihtiyacımız var,

Ben sadece onların ellerinden öpüyorum. Ve sessizce kendi kendime Cumartesi Anneleri’nin yiğit anası Berfo Ana’nın kulağıma fısıldadığı bir ağıtı yineliyorum.


Yazarın Son Yazıları

İmdat, Z kuşağı! 5 Temmuz 2020
İhtiyarlara yer yok! 28 Haziran 2020