Geçen akşam Büyük Tiyatro Opera Sahnesinde “Figaro’nun Düğünü” operasının prömiyerindeydik. Mozart’ın bestelediği bu meşhur operanın girişindeki uvertür herkesin aklına kazınmıştır. Şehirlerarası benzin istasyonlarında, reklamlarda, en olmadık yerlerde kulağınıza çalınır. “Figaro’nun Düğünü”, Rossini’nin “Sevil Berberi” operasının devamı niteliğindedir ve o operanın da meşhur bir aryası vardır; “Largo al factotum”. Yani akıllara kazınan şekliyle “Figaro! Figaro! Figaro!”... Bazı eserler içindeki nakarat ya da bir söz ile zihinlere yer eder. Figaro da böyledir.
Benim de “Figaro” denince aklıma Melih Cevdet gelir. Aryası değil elbette, bir hatırası… Cevdet’in, Kadıköy Ortaokulu’nda beraber okuduğu sınıf arkadaşı Emin müziğe heveslidir. Liseden sonra İtalya’ya opera eğitimi için gider. Bir gün okula gelen Mussolini’ye ters bir harekette bulununca okulla ilişiği kesilir ve Türkiye’ye gönderilir. Aradan üç beş yıl geçer. Melih Cevdet’in yolu İstanbul’a düşer. Kadıköy’de birkaç arkadaşıyla sohbet ederken aklına birden Emin gelir. Hemen Moda’daki evine giderler. Fakat Emin’in tadı yoktur. O gün eşiyle kavga etmiş, karısı da çocukları alıp baba evine dönmüştür. Emin, Melihleri buyur eder, efkarı dağıtmak için birkaç kadeh içerler. Tabii şişede durduğu gibi durmaz meret. Gece yarısı Bariton Emin “Figaro! Figaro! Figaro!” diye bağırır. Melihler de gecenin bir yarısı avazı çıktığı kadar bağıran arkadaşları Emin’i zor zapt ederler.
Ertesi gün olur. Komşuları, apartmanlarındaki yaşlı adamın öldüğünü fark edince polise gidip “yaşlı amca dün geceki bağrışmaları duyunca korkudan öldü!” deyiverirler.
Polis bağrışmaların nereden geldiğini sorunca komşular “Yanımızdaki evde bir toplantı vardı. ‘Yaşasın General Figaro’ diye bağırıldı” derler. Tam da II. Dünya Savaşı arifesi! Polis olayın izini sürer, gece yarısı toplantı yapılması(!), ‘General Figaro’ diye bağırılması(!) örgütsel, sakıncalı ve “cısss” şeylerdir. İlk olarak polisin aklına Figaro’nun İspanya’daki diktatör Franco ile alakalı olabileceği gelir. Figaro ve Franco arasında bir bağlantı olup olmadığı araştırılır. Ardından polis bağırarak komşunu öldüren(!) Emin’in evini basar. Fakat evde kimse yoktur. Herkes işinde gücünde hatta Melih de Ankara’ya dönmüş bile.
O gece evdeki Bariton Emin dahil herkes karakola çekilir, “General Figaro kim?” diye sorulur. Bariton Emin, Figaro’nun general değil bir opera aryası olduğunu anlatır. Polisin kafası karışır. Toplantıda başka birinin olup olmadığını sorulunca Bariton Emin, Melih’i ele verir verir. Komiser de “Necidir bu Melih Cevdet?” diye sorunca “Şair” der, “Ünlü bir şair mi?” diye sorulunca “ünsüz şair” yanıtı verilir. Komiser daktiloyla ifadeleri alan polise döner “Yaz oğlum” der “meşhur olmayan şair Melih Cevdet Anday’ın da aralarında bulunduğu bu toplantıda her ne kadar Figaro diye bağırıldıysa da bunun General Figaro olmadığı anlaşılmış.”
Melih Cevdet de gülerek “polis tutanaklarında ünsüz şair olarak artık kaydım var” diye anlatır bu hadiseyi. Sonrası bilinmez; yaşlı adam korkudan mı öldü, Bariton Emin’in karısı eve geri döndü mü, olay düğümlenir, Melih Cevdet de “Figaro’nun Düğümü”nü bu şekilde sunar bize.
“FİGARO’NUN DÜĞÜNÜ”
Bu olayın ardından birkaç yıl geçer, “Figaro’nun Düğümü” çözülemese de “Figaro’nun Düğünü” 16 Haziran 1944 akşamı Ankara Halkevi’nde ilk defa sahnelenir. Geceye Cumhurbaşkanı İnönü’nün yanı sıra Renda, Saraçoğlu, Yücel gibi isimler katılır. İnönü, temsil bitiminde genç oyuncularla bir araya gelerek “Bu büyük bir eserdir, muvaffak oldunuz. Zevkle, memnuniyetle seyrettik” diyerek tebrik eder. Bu gençler 1936 senesinde Paul Hindemith öncülüğünde kurulan Devlet Konservatuarının ilk mezunlarıdır. “Tatbikat Sahnesi” adıyla “Bastien Bastienne”, “La Boheme”, “Fidelio”, “Satılık Nişanlı”, “Tosca” “Madam Butterfly”, “Yarasa” gibi opera klasiklerini sahneye koymuştur.

*1944-2026 Figaro’nun Düğünü
Öte yandan “Figaro’nun Düğünü” dört perdelik zor bir operadır. Emeklemekte olan Türk operası için bu temsil genç yeteneklerin imkansızı başarması gibi derin ve özel bir anlam içerir. Dönemin sanat yazarı Lütfi Ay operayla ilgili 26 Haziran 1944 günü Ulus gazetesinde bir değerlendirme kaleme alırken İnönü’nün ve Yücel’in bu operaya çok önem verdiğini, hatta provalara bile gittiğini belirtir. Ayrıca “…Daha düne kadar en iyimserlerimizin bile imkânsız sandıkları şeyi mümkün kılmışlardır. Bu bakımdan Figaro’nun Düğünü Türk operasının ilk büyük başarısı olduğu kadar kendi cevherimize inanmanın ve bir davaya aşkla sarılmanın zaferi olarak sanat hayatımızın büyük hadiseleri arasında yer alacaktır” diye yazar. Yani bu operanın sahnelenmesi o dönem Türk operasının büyük bir başarısıdır.

“SABAHATTİN ALİ’NİN ROLÜ”
Bu temsilin ardında özel bir isim daha vardır. O da oyunu sahneleyen Carl Ebert’in asistanı Sabahattin Ali’dir. Pek çoğumuz Sabahattin Ali’nin bu özelliğini bilmez. Sabahattin Ali, 1936- 1946 arası Carl Ebert’in asistanlığını yaparken birçok tiyatro ve operanın arka planında görev alır. O da gençlerle birlikte güzel işlere imza atar. Mozart’ın operalarını da çok sever, “Figaro’nun Düğünü” için “Bu operanın orkestrasyonu müthiş” diyerek beğenisini dile getirir. Hatta temsil döneminde Kont karakterini canlandıran Vedat Gürten’e ile çekilen meşhur bir fotoğrafı da vardır. “Figaro’nun Düğünü”, 1955 senesinde yeniden sahnelenirken Leyla Gencer de rol alır. Sonrasında yıllar içinde farklı şehirlerde Türk izleyicisiyle buluşur.
82 yıl sonra yine Ankara’da Figaro’nun Düğünü operasını izledik. 1944 senesinde Orhan Günek’in, Ayhan Aydan’ın, Saadet İkesus’un, Vedat Gürten’in, Mesude Çağlayan’ın yerinde bu sefer gençler “Düğünü” devam ettiriyor. Yine başarıyla… Özellikle “Sussana” karakteri ile Ezgi Görkem Yıldırım, “Cherubino” karakteri ile Ezgi Karakaya’nın performansları büyük alkış alıyor.
82 yıl önce Lütfi Ay bu başarıyı Ulus’ta yazmıştı, biz de 2026 senesinde yazıyoruz. Gençler yine başarılı, Türk operası gelişiyor, yükseliyor. O gece Atatürk’ün kültür politikalarının ne kadar yerinde olduğunu ve devrimlerin gelişerek yaşadığını da görmüş olduk. Evet, Figaro’nun Düğümü’nden Figaro’nun Düğünü’ne zaman içinde bir yolculuk…