Deniz Yıldırım

Doppler ya da kaçılacak bir ormana sahip olmak

31 Temmuz 2021 Cumartesi

Şimdi çok yaygın bir hayal. “Şehirden kaçış”, “kıra kaçış”, “köy yaşamına kaçış”, bunlar bunalan ve yabancılaşan insanın özlemlerini ifade eden kalıplar bir bakıma. İnsanın anlam bunalımı, mutsuz ve yabancılaşmış koşturma halleriyle, geçim dertleriyle birleşiyor, bireyin toplumun dışına kaçış arayışı da böylece pekişiyor.

Akıştan “yabana”, “kıra kaçış” teması edebiyatta da yer buluyor. Örnekleri çok; ama biz bugün yeniden Norveç’e gidelim ve yaşadığı hayata yabancılaşan, toplumun dışına çıkan, geçirdiği kazadan sonra çadır kurup ormana yerleşen, modern çağın gerekleriyle iletişim ve kapitalist mübadele biçimleriyle de ilişkisini kesen Doppler’in hikâyesine bakalım.

Norveçli yazar Erlend Loe’nin yarattığı roman kahramanı Doppler’in hikâyesi insanı ezen rollerden, rutinlerden, koşturmaca biçimlerinden kaçış teması etrafında biçimleniyor. Doppler, bu kaçışa yol açan yol ayrımını romanın bir yerinde şöyle ifade ediyor: “İnsana ait her şey artık bana yabancı.”

Bir bakıma Richard Sennett’in “kamusal insanın çöküşü” olarak saptadığı durumu kendi yabancılaşma serüveninde görünür kılıyor Doppler. Sennett, o kıymetli kitapta “insanların kendilerine yabancı bir ortamda mahrum edildikleri şeyleri mahrem ilişkiler alanında aramalarının bir nedeni, ölü kamusal alanlardır” diyordu. Hatırlayalım; kamu yaşamının rutin tektipliği içinde yabancılaşan ya da bu alandan dışlanan bireye ilk sığınak, Kafka’nın Samsa’sında ya da Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının kahramanında karşılaştığımız gibi, ev, özel alan, mahrem oda oluyordu. Ancak ya ev, özel alan, aile yaşamı da bir sığınak, bir kurtuluş reçetesi olmaktan çıkarsa? İşte Doppler’in doğaya, ormana kaçışı, tam da bu yol ayrımında bir reçeteye dönüşüyor.

Zira Doppler, başarı ya da para kazanma hırsıyla işyerine gidip eve gelmenin, ardından çocukları uyutmanın, faturaları ödemenin, televizyon karşısında uyuyakalmanın rutininde, yani özel alanın akış biçiminde de kamusal alanda kaçtığı yabancılaşmanın izlerini görüyor. Öyleyse Doppler, sığınak olarak eve, yeraltına kaçan kahramanlardan farklı. Onun durumunda özele sığınış, kısmen de olsa rahatlamaya, rutin akıştan kaçmaya yetmiyor. İşte bu aşamada ormana kaçış, “modern” yaşamın “kamusal ve özel” zıtlığının her iki tarafından da umudu kesmenin uzantısı oluyor. Ve orman aracılığıyla, simgesiyle sunulan yeni yaşam, bildik kamu-özel zıtlığının dışında bir üçüncü yola dönüşüyor.

Çünkü Doppler’in buhranı ve ormana kaçışı, kamusal ile özeli iktisadi temelde yeniden tanımlayacak bir başlangıca da vesile oluyor. Annesini avladığı yavru geyik Bongo ile ormanda yaşamaya başlayan Doppler, yeni hayatında, ihtiyacı kadarını almaya, ihtiyacından fazlasını vermeye, parayı devre dışı bırakıp takas ekonomisine geçmeye çalışıyor. Tüketim toplumunun mabetlerine gidip elindeki fazla geyik etiyle kendi ihtiyacı olan sütü takas etmeyi öneriyor mesela. Kabul ettiriyor da. Yine Kojin Karatani’nin A tipi mübadele biçiminin nüveleri beliriyor. Doppler, önce ölümünü gördüğü kamusal alandan kaçıyor; sonra ekonomik ve ekolojik temelde bir başka kamuculuk inşa ediyor. Bir yerden başlamak gerekiyor.

NÂZIM’IN DİZELERİ GİBİ

Evet, Doppler ormanda yaşıyor. Ve ormanın birilerinin özel mülkü olmasına da itiraz ediyor. Havanın, ağaçların, suyun, kuşların, herkesin ortak hakkını savunuyor ve ormanda, “bastığımız toprağın bağrında atalarımızın tozlarının da bulunduğunu” söylüyor. Orman öze dönüşü, insanın doğayla arasına diktiği mesafeleri, yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı, yeni bir medeniyet biçimini temsil ediyor böylece. Ormanda yaşamaktan öte, orman gibi yaşamak üzerine bir sembolizm var burada. Nâzım’ın dizeleriyle, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamanın programı. Bunun karşısında yer alan tüm konformizm, maddiyatçılık ve yabancılaşma biçimleri de roman boyunca sağcılığın veçheleri olarak ilmek ilmek işleniyor, yeriliyor. İnsan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki tek yanlı, sömürüye dayalı ilişki de diyalektik bir biçimde yeniden yapılandırılıyor. Nitekim ormanda geçen bir yılın ardından şöyle diyor Doppler: “Değiştim. Neredeyse bir yıldır ormanda yaşıyorum ve eski ben değilim artık… Orman hem veriyor hem alıyor. Ona gelenleri de kendisine benzetiyor.”

Ütopik mi? Doğru, ütopik. Norveç’te değiliz sonuçta. Kaçtığın yeri, en ıssız huzur mecrasını bulacak ve seni yine buhranlarına kavuşturacak; sorun çözmede küçük, sorun yaratmada dev bir Leviathan düzeni var ülkede. Etkileri, küresel ekolojik krizlerle birleşiyor. Kuzeye kaçsan selle, güneye kaçsan yangınla sınayan koşullarla; maden aramak için toprağın, yeşilin canına okuyanla, sahili halktan alıp lüks otele sunanla, kumsaldaki kumu alanlarla, her alanı imara açanlarla, deredeki suyu boruya kapatanlarla kolları işleyen bir Leviathan düzeninde, akıştan kaçış yabana kaçış biçimini alamıyor. Nereye giderse git; oraya da gelirler, huzur vermezler.

Doppler’in kaçacak bir ormanı var. Bizim ormanlarımız yanıyor ve kaçacak bir yerimiz yok. Kötülükle sınanan ve kötü yönetilen bir ülkede, ütopyalar hakkında da düşünmeye başlamamız; yabana kaçış kadar, akışa direnişin, bir şeyleri değiştirmeye başlamanın yollarını konuşmamız gerekiyor.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Ütopyasızlaşma 25 Eylül 2021
Takım oyunu 11 Eylül 2021