“Grönland krizi” ABD’nin kapasitelerinin yetersizliklerini, kapitalizmin merkezlerinin ikiyüzlülüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Donald Trump’ın Grönland’ı ABD’ye katmaya dönük hamlesi Pandora’nın kutusunu açtı, ortaya saçılanları dört bölümde özetleyebiliriz.
I- Trump’ın gücünün sınırları net biçimde ortaya çıktı. Evet, hâlâ dünyanın en büyük askeri ve ekonomik kapasitesine sahip bir ülkenin başında. Ama Grönland örneği bu gücün, artık otomatik sonuç üretmediğini gösterdi. Tehdit, baskı, tarife sopası var fakat rıza yok. Güç gösteriliyor ama karşılığında direnç yükseliyor, sonunda geri adım atılıyor. Bu, “yeni” durum, ABD’nin hegemonik bir güç değil, giderek yalnızlaşan bir büyük güç olduğunu gösteriyor.
Wall Street Journal’ın “Bu şekilde devam edersen hem Amerika’nın gücünü hem de Amerika’nın kurduğu düzenini tüketiyorsun” diyen 20 ve 22 Ocak tarihli, sıra dışı bir üslupla yazılmış sert editoryalleri işte bu kaygıdan kaynaklanıyordu. Rupert Murdoch’un gazetesi, Trump’a Amerikan ve transatlantik elitler adına sesleniyor, “Başkan bu yoldan dönmezse Kongre müdahale etmelidir” diyordu.
II- ABD ilk kez bir NATO müttefikinin, Danimarka’nın toprağını açık biçimde hedef aldı. Bu hamle ile patlak veren Grönland krizi NATO ülkelerine bir eşiğin aşıldığını gösterdi. Bu andan itibaren Avrupa başkentleri için artık sorun Trump’ın üslubu değil, ABD’nin liderlik iddiası. Liderlik şiddet uygulama kapasitenin ötesinde, yön verme, ikna etme, ortak çıkar tanımlayabilme yeteneğidir. Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
III- Trump’ın “Barış Konseyi”nin bileşimi, ABD’nin yalnızlaşmasının bir kanıtı. Evrensel kurumlar yerine parayla girilen, kendi ahlakından başka ahlak tanımayan Trump’ı ömür boyu değişmeyecek ve veto gücü olan bir lider olarak kabul eden, kişisel otoriteye dayanan diktatörlerden, savaş suçlularından oluşan aklınca Birleşmiş Milletler’e alternatif olmaya aday bir yapı bu. Merkez Avrupa ülkelerinin hepsi, Çin olumsuz cevap verdiler; Hindistan ve Japonya cevap vermedi. “Barış Konseyi”, Amerikan liderliğinin yeniden doğuşunun değil, kurumsal tükenişinin zavallı bir ifadesi oldu. Halkının 1 milyar dolarını Trump’a verenler düşünsün artık!
IV- Belki de en ironik olanı Grönland krizinin, küresel ısınma inkârcılığının hem de “kurala dayalı düzen” kavramının ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermesiydi. Trump, Amerikan faşistleri küresel ısınmaya inanmıyor. Buna karşılık, Pentagon yıllardır Grönland’ı, buzların erimesiyle açılacak yeni deniz yolları, madenler, askeri olanaklar ve riskler üzerinden değerlendiriyor. Bu çelişki bize şunu gösteriyor: İnkâr söylemi sürerken güvenlik bürokrasisi küresel ısınmayı fiilen veri kabul ediyor. Karşımızda küresel ısınmanın değil, onun getirdiği siyasi sorumlulukları, kâr-rant ihtirasıyla yadsıyan, kişisel ekonomik çıkar için dünyayı yakmaya hazır canavarlar var.
Kanada Başbakanı (Kanada ve İngiltere Merkez Bankaları eski başkanı) Mark Carney’nin Davos’taki konuşması da bir başka örnek. Carney’in, “Kurala dayalı düzen geride kaldı” ... “Aslında güçlüler için işliyordu, işimize geldiği sürece sesimizi çıkarmadık” anlamında itiraflarından sonra, “Bu bir kopuş” uyarıları hem bir ikiyüzlülüğü sergiliyordu hem de yukarıda özetlediklerimin bileşkesini vurguluyordu: Günümüz dünyasının ekonomik yaşamında en önemli unsurlar güven, öngörülebilirlik, kurumsal istikrar ama ABD dış politikası artık belirsizlik, parçalanma ve güvensizlik üretiyor. Güç var ama düzen yok. Baskı var ama istikrar yok.
“Grönland krizi” Amerikan hegemonyasının tükenişinin bir semptomu. ABD’nin rakipsiz askeri gücünün de artık eskisi kadar korku yarattığı da şüpheli. Trump’ın NATO ülkelerinin Afganistan’da ölen askerlerini değersizleştiren konuşmasının infial yarattığı ise bir gerçek. Tüm bunlar, Wall Street Journal’in editoryallerinin gösterdiği gibi egemen sınıfın seçkinlerinde de büyük kaygı yaratıyor.