Lev Tolstoy’un “Benzeri olmayan bir sanatçıdır. Onu büyük bir yazar yapan, yapıtlarının yalnız Ruslarca değil, dünyanın dört bir yanındaki insanlarca hissedilip anlaşılabilmesidir” dediği, modern öykünün kurucularından, “durum öyküsü”ne (Çehov tarzı öykü) adını veren, unutulmaz 6. Koğuş’un yazarı Anton Çehov’un bir öyküsünü aktaracağım.
‘ÖDLEK’
Evde çocuklarına ders veren Julia’yı ücretini ödemek için çalışma odasına çağıran adam, “Ayda otuz rubleye anlaşmıştık” der. Öğretmen “kırk” dese de, “Hayır, böyle not almışım” deyip onu susturur.
Öğretmen, patronunun “İki aydır çalışıyorsun” sözüne “İki ay beş gün” diye itiraz edecek olsa da adam “Hayır” deyip pazar ve tatil günlerini, bir çocuğunun hasta olduğu, öğretmenin dişinin ağrıdığı günlerin, kırılan bir bardakla tabağın, bir çocuğunun yırtılan ceketinin, ötekinin çalınan ayakkabısının bedelini de ücretinden kestiğini söyler.
Öykünün sonu
“... ‘Ocak ayının sonunda sana on ruble vermiştim...’
‘Hayır, böyle bir şey yapmadınız!’ diye Julia Vassilyevna zorlukla yutkunarak cevap verdi.
‘Not etmiştim. Yanlış olmama imkân yok!’
‘Şey... Peki, öyleyse.’
‘Kırk birden yirmi yediyi çıkar... Kalır sana on dört.’
Kızcağızın şimdi iki gözü birden yaşla dolmuştu. Küçücük şirin burnunun altında da ter damlacıkları belirmeye başlamıştı.
Zavallı kız, ‘Şimdiye kadar bana bir kere para verildi’ diye titreyen sesiyle konuştu. ‘Ve o da sizin karınız tarafından. Hepsi üç ruble, fazla değil.’
‘Sahi mi? Görüyor musun, ben onu not etmemişim! On dörtten üç daha çıkar... Kalır on bir. Al azizim, işte paran: Üç, beş, dokuz, on, on bir. Tamam mı?’
On bir rublesini de avcuna koydum. Uzandı, aldı ve titreyen parmaklarıyla cebine sokuşturdu. ‘Mersi’ diye boğuk bir sesle fısıldadı. Birden yerimden fırladım ve başladım odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye. Sinirlerim son derece bozulmuş, kan tepeme fırlamıştı. Kızgın kızgın; ‘Ne için bu ‘Mersi?’ diye sordum.
‘Verdiğiniz para için.’
‘Hakkını yediğimi sen de bal gibi biliyorsun. Aman Tanrım! Ne biçim insansın sen, görmüyor musun ki, seni göz göre göre soydum! Daha ötesi var mı bunun, paranı çaldım! Ve sen hâlâ ‘Mersi’ diyorsun!’
‘Bundan önce çalıştığım yerlerde hiç vermemişlerdi.’
‘Hiç mi vermemişlerdi? Şaşırmaya da gerek yok ya! Bense, sana ufak bir şaka yaptım. Sırf ders olsun, öğrenesin diye bu insafsızca yolu seçtim. Merak etme, seksen rublenin tamamını sana vereceğim! Al işte, hepsi şu zarfın içinde seni bekliyor. Ama bir insanın bu kadar pısırık olabileceğine de hâlâ inanamıyorum! Neden haksızlığa başkaldırmıyorsun? Dünyada bu denli yüreksiz, tabansız olmak mümkün mü? Bu kadar ödlek olmak?’
Acı bir gülümseme dudaklarının kenarında kıvrıldı. Yüzündeki ifade, ‘Mümkün’ diyordu.
Kendisine zalim bir yoldan ufak bir ders verdiğim için özür diledim. O hâlâ şaşkın şaşkın bakınırken eline seksen rubleyi sıkıştırdım. O yine her zamanki ‘Mersi’siyle mırıldanır gibi defalarca teşekkür etti ve odadan çıktı. Arkasından bakarken kendi kendime düşünüyordum:
Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!”
(Anton Çehov, Hikâyeler/ Ördek adlı kitaptan, Çev. Yılmaz Dikbaş, Nergiz Yayınları)
İNSANLIK DERSİ
Bu öyküsünde Çehov, haksızlığa, adaletsizliğe sessiz kalanların trajedisinde insan arıyor.
Doktorluğunun verdiği insanları iyileştirme sanatını, toplumsal yozlaşmanın, duyarsızlığın bam teline dokunarak öyküleştirmesiyle toplum doktorluğuna dönüştürmeyi başarıyor.
İnsanı insan olmaktan çıkaran yanlış yaşam durumlarına, insanın insanı ezmesine, yok saymasına karşı çıkıyor.
Kendi deyişiyle “duvardaki tüfeği” patlatıyor.
Bunu öyle çarpıcı bir biçimde yapıyor ki insanın içini burkuyor.