İnsanoğlu devam etmeyi sorguluyor
Sadık Çelik
Son Köşe Yazıları

İnsanoğlu devam etmeyi sorguluyor

30.01.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Dünya yaşlanıyor.

Hem de hiç olmadığı kadar telaşsız, kararlı, kimseye danışmadan.

Sayılar düşüyor, doğumlar azalıyor, nüfus duraklıyor. Devletler panikte, istatistikler alarmda, teşvikler havada uçuşuyor. Ama dünya, kendi ritminde yaşlanmaya devam ediyor.

Bu bir nüfus krizi değil yalnızca. Bir çağın ruh hali. İnsanlar artık “nasıl yaşarız” sorusundan önce, “niye devam edelim” diye düşünüyor. İnsaoğlu belki de ilk kez “devam etmeyi” sorguluyor. Daha uzun yaşama imkanına sahip olduğumuz bir çağda daha az çoğalıyoruz. Daha çok imkâna sahipken, daha az cesuruz.

Çocuk sahibi olmamak bir tembellik değil yalnızca; çoğu zaman bir tereddüt, bir sezgi, hatta bir itiraz.

Bu yazı, azalan nüfustan çok eksilen umut ve insanlığın yön arayışı üzerine. Azalan nüfusun sahiden de bir felaket mi, yoksa insanlığın kendine verdiği geç kalmış bir mola mı olduğu üzerine… Çünkü belki de dünya küçülmüyor; biz, ilk kez durup düşünüyoruz.

***

Rakamların dili de aynı hikâyeyi anlatıyor. Üstelik tek bir ülkenin, tek bir kültürün değil, neredeyse bütün dünyanın ortak hikâyesi bu. 1960’larda kadın başına ortalama doğurganlık oranı beşti. Yani dünya, kendini çoğaltmakta tereddüt etmiyordu. 1990’lara gelindiğinde bu sayı 3.3’e düştü. Bugün ise 2.2 civarında. Kritik eşik 2.1. Bunun altı, nüfusun kendini yenileyemediği anlamına geliyor.

Bugün konuştuğumuz şey bir “yavaşlama” değil, bir yön değişikliği. Sekiz milyara yaklaşan dünya nüfusunun 10 milyara ulaşmadan durması ihtimali, ciddi bir senaryo olarak masada. Yüzyılın ikinci yarısında ise küresel nüfusun gerilemeye başlaması şaşırtıcı olmayacak. Elbette bu gidişatı tersine çevirebileceğini düşünenler var. İsveç örneği sıkça anılıyor. Sosyal devlet refleksiyle verilen teşvikler, bir süreliğine doğurganlıkta toparlanma yaratmıştı. Ama orada bile sağlıklı ve dengeli bir nüfus yapısından söz etmek artık zor. Üstelik göçle yamalanan demografiler, başka toplumsal çatlaklar yaratıyor. Sayı artıyor belki; ama toplumun dokusu inceliyor.

Türkiye’ye baktığımızda tablo daha çarpıcı bir süreklilik sunuyor. TÜİK'in yaptığı araştırmaya göre, 2001 yılında toplam doğurganlık hızı 2.38’di. Yani nüfus kendini yenileyebiliyordu. 2014’ten itibaren ise kesintisiz bir düşüş başladı. O yıl 2.19’a indi. 2015’te 2.16, 2016’da 2.11, 2017’de 2.08… 2018’de kritik eşik olan 2’nin altına düşüldü. Sonrası daha da belirgin bir gerileme. 2019’da 1.89, 2020’de 1.77, 2021’de 1.71, 2022’de 1.63, 2023’te 1.51 ve 2024’te 1.48. Bu rakamlar ani bir çöküşe değil; toplumsal bir kararın ağır ağır olgunlaşmasına işaret ediyor.

Bir zamanlar devlet eliyle nüfus kontrolünün tartışıldığı bu ülkede, bugün çocuk yapmayanlar hedef tahtasına oturtuluyor. Ama bu çelişki tesadüf değil. Çünkü devlet aklı hızla yön değiştirebilir; insanın iç dünyası o kadar hızlı ikna olmaz. İnsanlar çağrıları duymuyor değil. Sadece artık aynı geleceği hayal etmiyorlar.

Dünyanın geri kalanı da çok farklı bir yerde değil. Çin’de doğurganlık oranı 1’e kadar düştü. Tek çocuk politikası çoktan kaldırıldı, hatta üç çocuğa izin verildi fakat sonuç değişmedi. Avrupa’nın büyük bölümünde oranlar Türkiye’den bile düşük. Almanya’da 1.46, İtalya ve İspanya’da 1.2 civarında.

Bir uçta ise Uzak Doğu var. Güney Kore’de doğurganlık oranı 0.7’lere kadar indi. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en düşük seviyelerden biri. Buna rağmen göç reddediliyor. Çünkü bu toplumlar, nüfus açığını dışarıdan kapatmak yerine, küçülmeyi kendi iç dinamikleriyle yaşamayı tercih ediyor.

İnsanlık aynı anda, farklı coğrafyalarda, farklı gerekçelerle ama aynı yönde ilerliyor. Daha az olmak pahasına, daha çok düşünerek.

Bugün dünyada nüfus artışının hâlâ sürdüğü iki ana hat var; Afrika ve Ortadoğu merkezli Müslüman toplumlar. Nijerya gibi ülkelerde doğurganlık oranları hâlâ dörtlerin üzerinde; nüfus iki yüz milyonları çoktan aşmış durumda. Bu tablo, geleceğin dünyasının demografik renginin değişeceğini düşündürüyor. Ancak bu artışı kalıcı sanmak bir yanılgı. Aynı yavaşlama işaretleri bu coğrafyalarda da beliriyor; sadece biraz daha geç. İnsanlık, nerede yaşarsa yaşasın, aynı eşiğe doğru ilerliyor.

***

Azalan nüfus meselesi bugün yalnızca demografların değil, filozofların, iktisatçıların ve siyasetçilerin de tartışma başlığı. Çünkü bu yeni gerçeklik, eski kabullerle açıklanamıyor. Bir kesime göre nüfusun gerilemesi, modern toplumun taşıyıcı kolonlarının çatlaması demek. Sosyal güvenlik sistemleri çöker, iç pazar daralır, üretim azalır, yenilikçilik zayıflar… Tarım bölgeleri boşalır, köyler sessizliğe gömülür, devletler kırılganlaşır… Bu bakış açısından nüfus azalması, sadece ekonomik değil; jeopolitik bir tehdit olarak görülür. Hatta bu yüzden, Elon Musk gibi figürler, nüfus azalmasını insanlığın sonunu çağıran bir felaket olarak okuyor. Ancak bu okuma, insan sayısını merkeze alırken, insanın ne halde yaşadığı sorusunu çoğu zaman dışarıda bırakıyor.

Bu kaygılardan çıkan reçete de tanıdık: Daha çok doğum, daha çok teşvik ya da dışarıdan nüfus takviyesi. Avrupa her iki yolu da denedi. Cömert sosyal destekler, doğum yardımları, ebeveyn izinleri… Sonuç sınırlı kaldı. Göçle kapatılmaya çalışılan boşluk ise başka sorunlar üretti. Toplumlar gerildi, siyaset sertleşti, refah vaadi yerini güvensizliğe bıraktı. Sayılar bir süreliğine dengelense bile, ortak hayat duygusu zedelendi.

Türkiye de bu arayıştan azade değil. Gençleri çocuk yapmaya ikna edemeyen iktidar, göçü birden fazla soruna tek hamlede çözüm olarak görüyor. Nüfus açığını kapatmak, ucuz iş gücü sağlamak, toplumsal dengeyi yeniden ve kendi lehine şekillendirmek… Hepsi aynı politik tercihin içinde buluşuyor. Ama mesele yine çözülmüyor.

Çünkü sorun yalnızca maddi değil; zihinsel ve duygusal.

1950’lerde, 60’larda, 70’lerde hayat daha mı kolaydı? Hayır. Ekonomik sıkıntılar, yoksunluklar, belirsizlikler vardı. Ama insanlar geleceği daha mümkün görüyordu. Çocuk, sadece bir sorumluluk değil; bir umut, bir devam fikriydi. Bugün “ucuz iş gücü” gerekçesiyle savunulan göç politikaları, geçmişte kırsalda çok çocuk yapma refleksiyle benzer bir zihinsel yerden besleniyor. Dün çok çocuk yapmak, dar gelirli kırsal ve varoş aileler için bir gelecek sigortasıydı. Kırsalda tarlada daha fazla güç, şehirde ise eve giren daha fazla gelir demekti; çocuk, hayatta kalmanın ve ayakta durmanın bir aracına dönüşmüştü. Bugün ise aynı güvence, toplumsal dengeyi zorlayarak ithal edilen emekle sağlanmaya çalışılıyor.

İnsanlar yalnızca geleceğe değil, birbirlerine olan inançlarını da yitiriyor. Güven duygusu zayıfladıkça, birlikte bir hayat kurma fikri de kırılganlaşıyor; çocuk yapmak, çoğu zaman riskli bir bağlanma gibi algılanıyor. Evlilikten kaçınma eğilimi de tam burada güçleniyor. Ekonomik zorluklar, kültürel ve eğitimsel uyumsuzluklar, beklentilerin hızla değişmesi… Nedenler çeşitleniyor ama sonuç değişmiyor; evlenme oranları düşüyor. Evlenenler arasındaysa boşanmalar artıyor; ilişkiler daha kısa, daha kırılgan hâle geliyor. Şiddetle, yıkımla biten birlikteliklerin görünürlüğü arttıkça, birçok insan “en iyisi hiç girmemek” noktasına savruluyor. Bu güvensizlik iklimi yalnızca evliliği değil, onun doğal uzantısı olan çocuk fikrini de zayıflatıyor.

Geniş ailelerin çözülmesi de bu yükü ağırlaştırıyor. Artık çocuk, yalnızca anne babanın omzunda büyüyor. bakımın, desteğin ve dayanışmanın eskisi gibi paylaşılmadığı bir dünyada bir ya da iki çocuğu bile göze almak zorlaşıyor.

Bir de dünyanın gidişatına dair derin bir kaygı var. İklim krizi, felaket senaryoları, nükleer savaş ihtimalleri… İnsanlar, belirsiz ve tehditkâr bir geleceğe çocuk bırakma fikrinden giderek uzaklaşıyor.

Bireyselleşme, konfor arayışı, ekonomik baskılar, savaşlar, sürekli değişen bir dünya… Böyle bir zeminde çocuk yapmak, hele onu hakkıyla büyütmek, yalnızca maddi değil, zihinsel ve duygusal olarak da ağır bir yük gibi hissediliyor. Çocuk, hayatı çoğaltan bir ihtimalden çok, bu kırılgan düzenin içine bırakılacak yeni bir sorumluluk olarak algılanıyor. Bu yüzden doğurganlık düşüyor, annelik yaşı yükseliyor. Bu bir bencillik değil; bir çekilme refleksi. İnsan, kontrol edemediği bir geleceğe çocuk bırakmak istemiyor.

Üstelik bu geri çekilmenin bedeli yalnızca bugünün kararlarında değil, yarının yüklerinde de kendini göstermeye başlıyor. Dünya yaşlanıyor ama yaşlanmanın bedelini kimin ödeyeceği belirsiz. Artan bakım ihtiyacına karşılık, bu yükü taşıyacak genç ve enerjik nüfus giderek azalıyor. Aile içindeki dayanışma çözüldükçe, ve genç nüfus azaldıkça yaşlılar daha da yalnızlaşıyor; devlet ise bu boşluğu dolduracak güçlü bir bakım sistemi sunamıyor. Ortada büyüyen bir sorun var: Yaşlanan bir toplum, ama onu sırtlayacak kimse yok.

Azalan nüfus gerçekten bir felaket mi, yoksa eski dünyaya ait korkuların bugüne taşınması mı? İnsanlık, çoğalarak mı hayatta kalacak, yoksa başka bir denge mi kuracak?

Kesin olan bir şey var. Bu yeni gerçekliğe eski cevaplarla yaklaşmak artık işe yaramıyor.

***

Peki ya azalan nüfus bir çöküş değilse? Ya bu geri çekilme, insanlığın kendini koruma refleksiyse? Karşı cephe tam da buradan konuşuyor. Onlara göre mesele doğum sayılarının düşmesi değil; hayatın uzaması, sağlığın artması ve teknolojinin yarattığı yeni denge. Daha az insanla, daha nitelikli bir dünya ihtimali ilk kez bu kadar gerçek.

Bu bakış açısı, doğurganlıktaki düşüşü bir kayıp değil, bir dönüşüm olarak okuyor. Nitekim veriler de bunu fısıldıyor. Tarihte ilk kez, kırk yaş üstü kadınlar gençlerden daha fazla çocuk sahibi olmaya başladı. Bu yalnızca demografik bir kayma değil; ebeveynlik anlayışında köklü bir değişim. Hayatın yorduğu insanlar, çocuklarına sertlik değil, dinginlik taşıyor. Daha az bağıran, daha az cezalandıran, daha çok anlayan bir ebeveynlik biçimi bu. Çünkü yaş, insana neyin kavga edilmeye değer olduğunu öğretiyor.

Bu olgunluk hali, ebeveynin çocuğa yalnızca ne yaptığı üzerinden değil, ne hissettiği üzerinden bakabilmesini sağlıyor. Davranışı bastırmaya çalışmak yerine, o davranışın arkasındaki ihtiyacı anlamaya yönelik bir dikkat gelişiyor. Ağlama bir sorun değil, bir anlatım biçimi olarak okunabiliyor örneğin. Böylece ebeveynlik, tepki veren bir refleks olmaktan çıkıp, temas kuran bir ilişkiye dönüşüyor. Sonuçta daha regüle, duygusal olarak daha dengeli çocuklar ortaya çıkıyor. Bedeli yıllarla ödenmiş bir sakinlik bu.

Büyük resme döndüğümüzde, insanlığın bugünkü kalabalığının tarihsel bir istisna olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Sanayi Devrimi’nin başında dünya nüfusu yaklaşık bir milyardı. Refah toplumlarının kurulduğu 1950’lerde ise 2,5 milyar. O dünyada teknolojik atılımlar yapıldı, zenginlik üretildi, sosyal devlet inşa edildi.

Yani sekiz-on milyarlık bugünkü insan kalabalığı, ne ilerleme için zorunluydu ne de refahın ön koşulu…

Belki de cevap, sürekli çoğalmakta değildir. Belki insanlık, ilk kez büyümek yerine derinleşmeyi deniyordur. Daha az insanla, daha az tüketerek, daha az tahrip ederek yaşamanın mümkün olup olmadığını sınayan bir eşikteyizdir, kim bilir…

Dünya yaşlanıyor, evet. Ama ilk kez düşünerek yaşlanıyor.

***

Samatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde jinekolog, operatör doçent doktor olarak görev yapan yakınımız Nil Atakul’u, çok genç yaşta ve beklenmedik bir şekilde kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.

Mesleğini yalnızca bir görev değil, bir vicdan meselesi olarak gören; bilgisiyle olduğu kadar insanlığıyla da iz bırakan çok değerli bir hekimdi.

Biz ailesine, yakınlarına, meslektaşlarına ve onu tanıyan herkese sabır ve başsağlığı diliyoruz.

Işığı, dokunduğu hayatlarda yaşamaya devam edecek.

İlgili Konular: #nüfus

Yazarın Son Yazıları

İnsanoğlu devam etmeyi sorguluyor

Dünya yaşlanıyor.

Devamını Oku
30.01.2026
Atlas ve Taşıyamadığımız Tüm Çocuklar

Şehirlerde yeni binalar dur durak bilmeden yükseliyor, AVM’ler çoğalıyor, caddeler ışıklandırılıyor. Eski mahallelerin yerinde cam cepheli yapılar, betonun içine sıkıştırılmış “modern hayat” vaatleri…

Devamını Oku
23.01.2026
İran: Kontrol Edilebilir Kaosun Kıyısında

Bazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır.

Devamını Oku
15.01.2026
Neoliberal Masaldan Gücün Yasasına: Maduro’nun Derdest Edilmesinden Öğrendiklerimiz

Maduro…

Devamını Oku
08.01.2026
Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

Devamını Oku
01.01.2026
Toplumsal duyarsızlığın maliyeti - İfşa çağında ünlülere uyuşturucu operasyonları

Kimsenin fark etmediği bir sessizlik dolaşıyor ortalıkta.

Devamını Oku
25.12.2025
Şaşırıyoruz… ve Şaşırmamaya Alışıyoruz

Her sabah yeni bir şaşkınlığın eşiğinde uyanıyoruz.

Devamını Oku
19.12.2025
Bu ülke gerçekten kimin?

Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?

Devamını Oku
11.12.2025
Kötülüğün yeni yurdu

Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.

Devamını Oku
04.12.2025
Kasım Üzerine: Dökülmenin ve Hatırlamanın Zamanı

Kasım, takvimin yalnız ayı.

Devamını Oku
20.11.2025
Sadakat Çağında Muhalif Kalmak

Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?

Devamını Oku
13.11.2025
Bir Tapınağın Hikâyesi: Mekânlar Değişiyor, İnsan Hep Aynı Savaşın İçinde

Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…

Devamını Oku
06.11.2025
Cumhuriyetin aynasında bugün

Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.

Devamını Oku
31.10.2025
Bir ahlak meselesi… Temiz eller, kirli zihinler

Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.

Devamını Oku
24.10.2025
Bir Mahpusluk Halidir Bu Memleket

Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.

Devamını Oku
16.10.2025
Öfkenin İkliminde Yaşamak: Adaletin Suskun, Zorbanın Gür Olduğu Bir Ülke

Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.

Devamını Oku
10.10.2025
Gücün yakıcılığı, çekiciliği ve kontrol edilebilirliğinin önemi

Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...

Devamını Oku
02.10.2025
Kayıp Meslekler, Kırık Hayatlar

İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.

Devamını Oku
25.09.2025
Manşetlerin Gölgesinde “Hayat”

Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…

Devamını Oku
18.09.2025
Eylül Manzarası: Eşitsizlikten Umuda Eğitim

“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.

Devamını Oku
04.09.2025
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı

Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı

Devamını Oku
21.08.2025
Aşktan Öte Dertler…

İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.

Devamını Oku
14.08.2025
Kendine mahkum, aşka ve suça kör

Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.

Devamını Oku
07.08.2025
Her yaz aynı alevlere uyanmak kader değil!

Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…

Devamını Oku
31.07.2025
LGS ve Eğitimin Hal-i Pürmelali, Siyasi Ahlakın Evrildiği Yer ve Bahçeli’nin Temsil Önerisinin Anlattıkları

Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…

Devamını Oku
24.07.2025
Speed ve Galata: Sistem Hatası Veriyor - Kulenin Tepesinden Bakınca Görünen; Liyakatsizlik

İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…

Devamını Oku
17.07.2025
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler

Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler

Devamını Oku
10.07.2025
Ütopyanın Maskesi, Distopyanın Gölgesi

Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.

Devamını Oku
03.07.2025
İsrail-İran Savaşı Ekseninde Çivisi Çıkan Dünya

İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...

Devamını Oku
19.06.2025
Görmenin ve anlamanın göreceli olduğu bir dünyada hakikati kim belirler?

Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.

Devamını Oku
12.06.2025
Kendi Celladına Aşık Olmak: Gücün Büyüsüne Kapılan Toplumlar

Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.

Devamını Oku
29.05.2025
Dans Vebası: İnsanlığın Ayaklarıyla Çığlık Atışı

1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.

Devamını Oku
22.05.2025
İstanbul’u imar adaleti kurtaracak (Değiştirilmesi Gereken Boğaziçi İmar Yasası ve Kentsel Dönüşüm)

İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)

Devamını Oku
01.05.2025
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır

Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır

Devamını Oku
24.04.2025
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı

Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı

Devamını Oku
17.04.2025
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?

Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?

Devamını Oku
20.03.2025
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar

Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar

Devamını Oku
13.03.2025
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…

Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…

Devamını Oku
06.03.2025
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi

Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi

Devamını Oku
06.02.2025
Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti

Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti

Devamını Oku
26.12.2024