Trump’tan tüm dünyaya: Modern siyaset neden düşman üretme girdabında ve Türkiye gerçeği
Sadık Çelik
Son Köşe Yazıları

Trump’tan tüm dünyaya: Modern siyaset neden düşman üretme girdabında ve Türkiye gerçeği

06.02.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bugün siyaset, çözüm üretmekten çok sürekli bir gerilim hâlini yönetme sanatı gibi çalışıyor. Sorunlar ortada duruyor ama tartışma onların nasıl çözüleceğine değil, kimin suçlu olduğuna kilitleniyor. Siyaset, neyin yapılacağından çok, kime karşı olunacağı üzerinden kendini kuruyor.

Bu yüzden modern siyasal dil, projelerden çok düşmanlar üretiyor. Bir düşman yoksa anlatı eksik kalıyor; enerji düşüyor; saflar dağılma riski taşıyor.

İktidarlar ve muhalefetler kendilerini bir gelecek tasarımı üzerinden değil, ortak bir tehdit anlatısı üzerinden tanımlıyor. Siyaset, inşa edici bir alan olmaktan çıkıp kimlik koruma refleksine dönüşüyor. “Ne yapacağız?” sorusu geri plana itiliyor; onun yerini “Kime karşıyız?” sorusu alıyor. Bu da siyaseti akıldan çok duygularla, programdan çok korkularla çalışır hâle getiriyor.

DÜŞMAN, SİYASETİN DUYGUSAL DÜZENLEYİCİSİ

Düşman figürü siyasette sadece bir hedef değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal düzenleyici. Karmaşık bir dünyada, belirsizlikle baş etmekte zorlanan bireyler ve toplumlar için düşman, hayatı anlaşılır kılar. Ekonomik krizler, adaletsizlikler, gelecek kaygısı gibi çok katmanlı sorunlar; tek bir hikâyeye, tek bir sorumluya indirgenir. “Biz” ve “onlar” ayrımı, karmaşayı sadeleştirir. Kaygıyı bastırır. Zihni rahatlatır.

Bu yüzden düşman üretimi özellikle kriz dönemlerinde daha da cazip hâle gelir. Belirsizlik arttıkça, siyaset netlik vadeder. Ama bu netlik gerçek bir çözüm değil, sadece duygusal bir kolaylık sunar. “Biz iyiyiz, onlar kötü.” “Biz haklıyız, onlar tehdit.” Bu cümleler bir program koymaz ortaya ama güçlü bir aidiyet duygusu yaratır. Ve çoğu zaman bu aidiyet, hakikatin yerini alır.

Ne var ki bu mekanizma uzun vadede siyaseti beslemek yerine kurutur. Sürekli düşman üreten bir siyaset, düşünme kapasitesini kaybeder. Ortak sorunlar etrafında konuşmak, çözüm üretmek, müzakere etmek zorlaşır.

Türkiye’de bu eğilim, neredeyse siyasetin ana yakıtına dönüşmüş durumdadır. Yüksek kutuplaşma ortamında taraflar birbirini “meşru rakip” olarak değil, “ülkeye zarar veren unsur” olarak görmeye daha yatkın.

Oysa ekonomi, adalet, eğitim gibi alanlar gündelik hayatın diliyle konuşulmak zorundadır. İnsanlar bu başlıklarda çok basit ama çok güçlü sorular sorar:

“Geçinemiyorum, neden?”

“Adalet niye işlemiyor?”

“Çocuğum iyi bir eğitim alabilecek mi?”

Bu sorular siyaseti denetime açar. Hesap sorulmasını, karşılaştırmayı ve somut çözüm talebini zorunlu kılar. Tam da bu yüzden rahatsız edicidir. 

Düşman dili ise siyaseti bu zeminden hızla koparır. Tartışma “nasıl daha iyi yaşayacağız?” sorusundan çıkar, “ayakta kalabilecek miyiz?” sorusuna evrilir. Bu noktada siyaset başka bir düzleme taşınır: varoluş düzlemine.

“Ekonomi kötü olabilir ama ülke elden gidiyor!”

“Adalet sorunlu olabilir ama şimdi sırası değil!”

“Yanlışlar var ama tehdit altındayız!”

Bu düzlemde rasyonel eleştiri geri plana itilir. Somut sorunlar “ertelenebilir lüks” gibi sunulur. Siyaset çözüm üretmez; seferberlik üretir. Bu seferberliğin sürekliliği için ise düşman hep canlı tutulur.

Tam da bu noktada düşmanlaştırma, geçici bir seçim taktiği olmaktan çıkar. Gündemi belirleyen, tabanı konsolide eden, siyasetin ritmini ayarlayan kalıcı bir mekanizmaya dönüşür.

MUHALEFETİ DÜŞMANLAŞTIRAN DİL

Düşmanlaştırma dilinin en görünür ve en yıkıcı biçimi, muhalefetin zamanla meşru bir siyasal aktör olmaktan çıkarılıp “iç düşman” gibi kodlanmasıyla ortaya çıkıyor. Türkiye’de iktidar söyleminde bunu uzun süredir izliyoruz. Muhalefet, sadece yanlış yapan ya da başarısız olan bir rakip olarak değil; ülkeye zarar veren, hatta ülkenin varlığını tehdit eden bir unsur gibi sunuluyor. Zamanında halka sunulan “zillet” gibi etiketler, terörle ilişkilendirme imaları, güvenlik diliyle örülmüş suçlamalar bu çerçevenin parçası.

Burada önemli bir mesele de, bu dilin tutarlılıktan tamamen kopmuş olmasıdır. Dün “terör uzantısı” denilerek şeytanlaştırılan aktörlerle, bugün siyasetin gereği yan yana durulabildiğini defalarca gördük ve görmeye de devam ediyoruz. 

Böyle bir ortamda düşman kavramı sabit değildir; esnektir, oynaktır, yeniden yazılabilir. Bugün “ülkenin bekası” için hedef gösterilen aktör, yarın aynı beka söylemi içinde meşrulaştırılabilir. Bu da düşmanlığın ilkesel değil, araçsal olduğunu açıkça gösterir. Ama araçsallık, toplumsal hafızada onarılması zor yaralar bırakır. Çünkü düşman ilan edilen şey sadece bir parti ya da bir lider olmaz; o liderin seçmeni, o partinin temsil ettiği toplumsal kesimler de aynı çerçevenin içine çekilir. Toplum, gündelik hayatta birlikte yaşamak zorunda olduğu insanları bile artık siyasi kimliği üzerinden okumaya başlar. Komşu, öğretmen, doktor, esnaf… Hepsi potansiyel bir “siyasal düşman” hâline gelebilir. (Toplumun her katmanında iliklerimize kadar hissettiğimiz kutuplaşmayı şimdi biraz daha anlayabiliyor muyuz…)

Bu dil zamanla genişler. Güvenlik söylemine ahlaki kodlar eklenir. Muhalefet ve muhalifler yalnızca “tehlikeli” değil, aynı zamanda “ahlaksız”, “sapmış”, “değerleri tehdit eden” bir yapı gibi resmedilebilir. Cinsiyet ve yaşam tarzı üzerinden kurulan tehdit anlatıları da aynı potada eritilir. Amaç nettir: Siyasi rekabeti politik alandan çıkarıp kimlik savaşına dönüştürmek. Çünkü kimlik savaşı, program tartışmasından daha kolay mobilize edilir.

Elbette bu düşmanlaştırma döngüsü her zaman tek yönlü işlemez. Muhalefet cephesinde de zaman zaman iktidarı yalnızca eleştirmekle kalmayıp “tamamen gayrimeşru” ilan eden, iktidar seçmenini yekpare bir tehdit gibi gören bir dil üretilebilir.

Bu dil yerleştikçe siyaset yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyor. Problem çözme kapasitesi zayıflıyor. Uzlaşma, demokrasinin olağan bir aracı olmaktan çıkıp “taviz” ya da “ihanet” gibi algılanmaya başlıyor. Kurumlara duyulan güven eriyor; çünkü kurumlar da tarafların gözünde “bizimkiler” ve “onlarınkiler” olarak ayrıştırılıyor.

Bu düşmanlaştırma dilinin bu kadar ısrarla sürdürülmesinin arkasında, görmezden gelinemeyecek bir başka gerçek daha var: İçeride biriken ve artık yönetilmesi giderek zorlaşan somut sorunlar. Ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, geçim derdi, yoksulluk sınırının bile altında kalan asgari ücret, yaygın işsizlik, liyakatsizlik, kurumların içler acısı hâli… Bunların hiçbiri soyut başlıklar değil; gündelik hayatın içinde hissedilen, ertelenemeyen gerçekler.

Tam da bu yüzden siyaset, bu alanlarda hesap vermek yerine yön değiştiriyor. Bu tabloyu sorgulayanlar ise sorunları dile getiren yurttaşlar olmaktan çıkarılıp “tehdit” kategorisine yerleştiriliyor. Demokrasi, hukuk ve adalet talep eden kişiler, kurumlar ve sivil yapılar baskı altına alınıyor; kimi zaman susturuluyor, kimi zaman itibarsızlaştırılıyor, kimi zaman da doğrudan cezalandırılıyor.

Burada dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor. İktidar, içeride kendi toplumunun yaşadığı yoksulluğu, güvensizliği, umutsuzluğu görmezden gelirken; dış politikada mazlumların, ezilenlerin, barışın ve adaletin savunucusu rolüne soyunuyor. Dışarıda demokrasi ve insan hakları vurgusu yapılırken, içeride bu talepleri dile getirenler “sorun çıkaran” unsurlar gibi muamele görüyor. Ülke içinde gençler umutsuzluktan yurt dışına gitmenin yollarını ararken, kadın cinayetleri sürerken, şiddet sıradanlaşırken; gündem başka başlıklarla meşgul ediliyor. Sorunları çözmek yerine üzerlerini örten bir siyaset dili. Gerçek meseleler yerine sürekli yeni başlıklar, yeni gerilimler, yeni hedefler üretiliyor. Toplum, yaşadığı gerçeklikten koparılıp sembolik savaşların içine çekiliyor.

Sonuçta düşman siyaseti, yalnızca muhalefeti bastırmanın değil; aynı zamanda kötü yönetimin, adaletsizliğin ve başarısızlığın görünmez kılınmasının da en etkili araçlarından biri hâline geliyor.

Belki de bu yüzden, son dönemde CHP’nin mitinglerinde, üstelik muhafazakâr olarak bilinen şehirlerde bile, alanların dolması tesadüf değil. İnsanlar kendilerini sokakta ifade edemedikleri bir ülkede, seslerini ancak kalabalıkların içinde duyurabildiklerini hissediyor. Çünkü bugün gösteri yapmak kâğıt üzerinde serbest olsa da, fiiliyatta neredeyse yasak gibi muamele görüyor.

Tüm bunların tabelaya yansımış halini de en basitinden dünya mutluluk sıralamalarında görüyoruz. Yapılan araştırmalar bize, savaşın ya da ağır iç kargaşanın yaşandığı bazı ülkelerde bile halkın yaşam memnuniyetinin Türkiye’ye yakın ya da zaman zaman daha yüksek ölçülebildiğini gösteriyor.

***

Bu tabloyu yalnızca Türkiye’ye özgü bir sapma gibi okumak yanıltıcı olur. Bugün dünyanın birçok yerinde, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda, benzer bir siyaset dili yükseliyor. Popülizmin güç kazanması, kimlik siyasetinin sertleşmesi ve medyanın siyasal kamplaşmanın doğrudan parçası hâline gelmesi, düşman üretme mekanizmasını küresel ölçekte besliyor.

Donald Trump’ın başkanlığı sırasında ana akım medyayı “halkın düşmanı” (enemy of the people) olarak nitelemesi, modern demokrasilerde pek alışık olunmayan bir kırılma anıydı. Basın, yanlış yapan ya da eleştirilen bir aktör olarak değil; doğrudan tehdit olarak kodlandı. Bugün hâlâ gazetecilere yönelik açık aşağılamalar, hedef göstermeler ve düşmanca tutum, bu söylemin kalıcılaştığını gösteriyor. 

Bu tutum yalnızca medya ile sınırlı kalmadı elbette. Trump, kendi ülkesindeki demokratları, bağımsız kurumları ve denge mekanizmalarını da hedef alan sistemli bir itibarsızlaştırma diline yöneldi. Merkez Bankası’yla (FED) açık çatışmaya girdi, yargıyla sürekli gerilim yaşadı, hukuki süreçleri “komplo” olarak sundu.

Burada önemli bir farkı not etmek gerekir: Amerika’da hukuk sistemi hâlâ işler durumda ve kuvvetler ayrılığı korunuyor. Tüm bu gerilimlere rağmen kurumlar görevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Süreçler işliyor; iddialar zamanla açığa çıkıyor ve kamusal alanda tartışılıyor. Gerektiğinde sistem, Trump gibi güçlü figürleri bile mahkeme önüne çıkarabiliyor; geri adım atmıyor, sınırlarını hatırlatıyor. Bu yönüyle ABD, (biz de dahil) birçok ülkeden ayrılıyor. Ama yine de kullanılan dilin kendisi, demokrasinin sınırlarını zorlayan bir etki yaratıyor. Çünkü denetleyici kurumlar “hatalı” olmaktan çıkarılıp “tehlikeli” ilan edildiğinde, kamusal alan daralıyor; eleştiri meşruiyetini yitiriyor; sorgulama, ihanetle eş tutuluyor. Böylece siyaset, denetlenebilir bir alan olmaktan çıkıp bir tür sadakat testine dönüşüyor. 

Trump’ın düşmanlaştırıcı dili iç politikayla da sınırlı değil. Göçmen karşıtlığı, ekonomik sıkıntılarla birleşerek içeride sürekli bir tehdit atmosferi üretiyor. Dış politikada ise bu dil daha da kaotik bir boyut kazanıyor. Bir gün Grönland, ertesi gün Kanada, sonra Venezuela, Küba, İran… Hatta Avrupa… NATO üzerinden Avrupalı liderlerle girdiği sert ağız dalaşları, zirvelerde gerilimi büyüten çıkışları; Avrupa Birliği’nin üst düzey isimleriyle yaşanan açık tartışmalar… Liste uzuyor… Sürekli değişen hedefler, sürekli yükselen gerilim. Körfez’de askeri güç gösterileri, küresel dengeleri zorlayan çıkışlar… Trump siyaseti hem içeride hem dışarıda kaosla beslenen bir çizgiye oturtuyor.

Sonuçta ortaya çıkan şey şu: İçeride kurumlara güven sarsılırken, dışarıda öngörülemezlik artıyor. Düşman üretimi yalnızca iç siyaseti değil, küresel düzeni de daha yaşanmaz hâle getiriyor. Bu siyaset tarzı, sorun çözmek yerine belirsizliği derinleştiriyor; istikrar üretmek yerine dünyayı sürekli bir alarm hâline kilitliyor.

Benzer bir dinamiği farklı coğrafyalarda, farklı rejim tiplerinde ama aynı siyasal dil içinde görmek mümkün. İktidar söylemi sertleştikçe, siyasal rekabet giderek kültürel, dini ya da ahlaki kimlikler üzerinden yürütülüyor. Muhalif sesler yalnızca yanlış düşünen aktörler olarak değil; “ulusal değerlere aykırı”, “toplumsal düzeni bozan” ya da “tehditkâr” unsurlar olarak sunuluyor. Böylece siyaset, fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp kimliklerin çatıştığı bir zemine kayıyor.

Bu tabloyu sadece demokratik ülkelerle sınırlı düşünmemek gerekiyor. Rusya’da savaş siyaseti içerideki baskıyı ve düşman anlatısını kalıcı hâle getirirken, İran’da demokratik mekanizmaların neredeyse tamamen devre dışı kaldığı bir düzende rejim, toplumu sürekli bir tehdit ve düşman diliyle kontrol altında tutmaya çalışıyor. Ekonomik çöküş, hukuksuzluk ve adaletsizlik bu ülkelerde de siyasal dilin sertleşmesini besliyor. Farklı rejimler, farklı gerekçeler; ama benzer bir sonuç: sürekli kriz, sürekli teyakkuz, sürekli düşman.

Bu dilin ortak kelime dağarcığı ise neredeyse her yerde aynı: dış güçler, iç düşmanlar, milli iradeye karşı komplolar… Coğrafya değişiyor, rejimler değişiyor; ama kaos üzerinden kurulan siyaset dili şaşırtıcı biçimde benzeşiyor.

***

Düşman siyaseti bu kadar yaygın çünkü işe yarıyor. 

Karmaşık sorunları basitleştiriyor, sorumluluğu tek bir hedefe yüklüyor. İnsanlara ekonomiyi, adaleti, eşitsizliği anlatmak zor; düşman göstermek ise kolay.

Aynı zamanda birleştiriyor. Ama ortak akılla değil, ortak duyguyla. Öfke, korku ve tehdit algısı; çelişkileri görünmez kılıyor, soruları erteliyor. Taraf olmak, düşünmenin önüne geçiyor. Bu yüzden düşman dili, kısa vadede siyasete hız ve kontrol kazandırıyor.

En önemlisi, gündemi kontrol ediyor. Günlük hayatın zor soruları geri çekiliyor; yerini “beka”, “tehdit” ve “varoluş” dili alıyor. Bu sahnede başarısızlıklar mazur görülüyor, hatalar erteleniyor. Çünkü hep: “Şimdi sırası değil,” oluyor. 

Ancak bu siyaset uzun vadede toplumu yorar. Bedeli ağırdır. Çözüm üretmez; sürekli seferberlik üretir. Uzlaşmayı zayıflık, eleştiriyi tehdit, farklılığı risk olarak kodlar. Kurumlara güven aşınır, kamusal alan daralır, birlikte yaşama fikri sessizce erir.

İşte bu yüzden, bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha sert söylemler ya da yeni düşmanlar değildir. Asıl mesele, düşman olmadan da siyaset yapılabileceğini yeniden hatırlamaktır. 

Belki de gerçek cesaret, düşmansız bir siyaseti yeniden düşünebilmekte yatıyordur.

Yazarın Son Yazıları

Trump’tan tüm dünyaya

Bugün siyaset, çözüm üretmekten çok sürekli bir gerilim hâlini yönetme sanatı gibi çalışıyor.

Devamını Oku
06.02.2026
İnsanoğlu devam etmeyi sorguluyor

Dünya yaşlanıyor.

Devamını Oku
30.01.2026
Atlas ve Taşıyamadığımız Tüm Çocuklar

Şehirlerde yeni binalar dur durak bilmeden yükseliyor, AVM’ler çoğalıyor, caddeler ışıklandırılıyor. Eski mahallelerin yerinde cam cepheli yapılar, betonun içine sıkıştırılmış “modern hayat” vaatleri…

Devamını Oku
23.01.2026
İran: Kontrol Edilebilir Kaosun Kıyısında

Bazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır.

Devamını Oku
15.01.2026
Neoliberal Masaldan Gücün Yasasına: Maduro’nun Derdest Edilmesinden Öğrendiklerimiz

Maduro…

Devamını Oku
08.01.2026
Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

Devamını Oku
01.01.2026
Toplumsal duyarsızlığın maliyeti - İfşa çağında ünlülere uyuşturucu operasyonları

Kimsenin fark etmediği bir sessizlik dolaşıyor ortalıkta.

Devamını Oku
25.12.2025
Şaşırıyoruz… ve Şaşırmamaya Alışıyoruz

Her sabah yeni bir şaşkınlığın eşiğinde uyanıyoruz.

Devamını Oku
19.12.2025
Bu ülke gerçekten kimin?

Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?

Devamını Oku
11.12.2025
Kötülüğün yeni yurdu

Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.

Devamını Oku
04.12.2025
Kasım Üzerine: Dökülmenin ve Hatırlamanın Zamanı

Kasım, takvimin yalnız ayı.

Devamını Oku
20.11.2025
Sadakat Çağında Muhalif Kalmak

Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?

Devamını Oku
13.11.2025
Bir Tapınağın Hikâyesi: Mekânlar Değişiyor, İnsan Hep Aynı Savaşın İçinde

Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…

Devamını Oku
06.11.2025
Cumhuriyetin aynasında bugün

Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.

Devamını Oku
31.10.2025
Bir ahlak meselesi… Temiz eller, kirli zihinler

Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.

Devamını Oku
24.10.2025
Bir Mahpusluk Halidir Bu Memleket

Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.

Devamını Oku
16.10.2025
Öfkenin İkliminde Yaşamak: Adaletin Suskun, Zorbanın Gür Olduğu Bir Ülke

Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.

Devamını Oku
10.10.2025
Gücün yakıcılığı, çekiciliği ve kontrol edilebilirliğinin önemi

Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...

Devamını Oku
02.10.2025
Kayıp Meslekler, Kırık Hayatlar

İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.

Devamını Oku
25.09.2025
Manşetlerin Gölgesinde “Hayat”

Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…

Devamını Oku
18.09.2025
Eylül Manzarası: Eşitsizlikten Umuda Eğitim

“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.

Devamını Oku
04.09.2025
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı

Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı

Devamını Oku
21.08.2025
Aşktan Öte Dertler…

İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.

Devamını Oku
14.08.2025
Kendine mahkum, aşka ve suça kör

Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.

Devamını Oku
07.08.2025
Her yaz aynı alevlere uyanmak kader değil!

Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…

Devamını Oku
31.07.2025
LGS ve Eğitimin Hal-i Pürmelali, Siyasi Ahlakın Evrildiği Yer ve Bahçeli’nin Temsil Önerisinin Anlattıkları

Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…

Devamını Oku
24.07.2025
Speed ve Galata: Sistem Hatası Veriyor - Kulenin Tepesinden Bakınca Görünen; Liyakatsizlik

İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…

Devamını Oku
17.07.2025
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler

Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler

Devamını Oku
10.07.2025
Ütopyanın Maskesi, Distopyanın Gölgesi

Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.

Devamını Oku
03.07.2025
İsrail-İran Savaşı Ekseninde Çivisi Çıkan Dünya

İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...

Devamını Oku
19.06.2025
Görmenin ve anlamanın göreceli olduğu bir dünyada hakikati kim belirler?

Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.

Devamını Oku
12.06.2025
Kendi Celladına Aşık Olmak: Gücün Büyüsüne Kapılan Toplumlar

Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.

Devamını Oku
29.05.2025
Dans Vebası: İnsanlığın Ayaklarıyla Çığlık Atışı

1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.

Devamını Oku
22.05.2025
İstanbul’u imar adaleti kurtaracak (Değiştirilmesi Gereken Boğaziçi İmar Yasası ve Kentsel Dönüşüm)

İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)

Devamını Oku
01.05.2025
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır

Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır

Devamını Oku
24.04.2025
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı

Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı

Devamını Oku
17.04.2025
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?

Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?

Devamını Oku
20.03.2025
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar

Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar

Devamını Oku
13.03.2025
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…

Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…

Devamını Oku
06.03.2025
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi

Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi

Devamını Oku
06.02.2025