İsrailli bazı yorumcular bile İsrail’in özür dilememe tavrını bir hata olarak değerlendiriyor. Zira İsrail bu şekilde en yakın Müslüman dostu olan Türkiye’yle arasını bozmuş durumda; oysa ki İsrail’in, içinde bulunduğu koşullarda “gurur yapma” lüksünün olmadığını söyleyebiliriz. 1949 yılında kurulan İsrail devletini tanıyan ilk Müslüman ülke ve Batı ile İslam dünyası arasındaki köprü konumundaki Türkiye’nin, aradaki uzun dostluk tarihinin tersine dönmesiyle birlikte bu ülkeyle diplomatik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etmesi İsrail için ulusal çıkarlarını ve güvenliğini koruyamama yolunda kesilen bir bilet niteliği taşımaktadır.
Ancak İsrail’le Türkiye arasındaki jeopolitik değeri yüksek dostluğun uzun vadeli bir bozulmaya uğraması o kadar kolay görünmüyor; zaten Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ün de dile getirdiği gibi iki ülke arasındaki siyasi gerilim örneğin, ticaret hacmini düşürmemiştir, ticari ilişkiler canlılığını korumaya devam etmektedir. Sonuç olarak aradaki anlaşmazlıklara rağmen daha önce çok sayıda krizi aşan iki ülkenin içinde bulundukları bu krizi de aşarak yeniden uzlaşmaya varmaları muhtemel olsa da iplerin şu an için bir hayli gergin olduğu görmezden gelinemez.
Bizim açımızdan ise durum biraz daha karmaşık ve çelişik. Ortadoğu’da bölgesel güç olmaya yönelik dış politika vizyonu komşularla ilişkilerin günbegün çatlama ve kırılmalara uğramasına sebep oluyor. “Sıfır sorun” hevesi de bu anlamda bir hayalden ibaret kalıyor.
BM’nin Mavi Marmara raporuna itiraz eden, “geçersizdir”, “hükmü yoktur” diyerek geri çeviren Türkiye, İsrail’le birlikte Amerika’yla da ilişkileri gerginliğe sürüklüyor. Ancak bu durumla eşzamanlı olarak Amerika’nın, kendi topraklarına füze kalkanı yerleştirmesine de izin veriyor. Bu hareketle hem Amerika’nın isteğini karşılamış hem de İran’a karşı İsrail için kurulduğu aşikâr füze kalkanı üzerinden İsrail’den yana tavır koymuş oluyor. Bir taraftan gerilen ipler öbür taraftan gevşetiliyor.
Böylece biz de Ortadoğu’daki istikrarsızlık virüsünden bir şekilde nasibimizi almış oluyoruz. Neticede yaşadığımız süreçte dış politikaya karmaşık bir hava hâkim. Rüzgârın ne yönden eseceğini kestirmek güç. Dış politikada yaşanan bu çelişik ve belirsiz durumlar, ülke içinde dört koldan yaşanmakta olan keşmekeşe tuz biber oluyor… İktidar ve muhalefet bu konu üzerinden birbirine giriyor, hakarete varan ifadelerle tatsız diyaloglar ülkedeki siyasi atmosferi olduğu kadar toplum psikolojisini de olumsuz etkiliyor.
İç meseleler asla dış meselelerden sonra gelmemeli, içeriye verilen önem dışarıya verilenden eksik olmamalıdır. Çünkü dış politikada sağlam adımlar atmak ancak içerideki bütünlüğün, birliğin ve huzur ortamının korunmasıyla mümkündür.
Yeni Adli Yılda Yeni Dilekler
Adli tatil sona erdi ve mahkeme kapıları yeniden açıldı.
Davaların “makul” süreler içinde bitirildiği, mahkûmiyet kararı verilmemesine rağmen yıllarca cezaevinde mahkûm kalma saçmalığının yaşanmadığı, bu yüzden adil yargılama ihlali gerekçesiyle defalarca ülke olarak mahkûm edilmediğimiz, tutukluluğun ceza değil bir tedbir olduğu gerçeğinin unutulmadığı, yargının iş yükünün bitmek bilmeyen tutukluluk sürelerine bahane gösterilmediği, geç gelen adaletin adalet olmadığının bilincinde, hukuksuzluğun yerini hukuka, adalete ve hakkaniyete bırakacağı yeni bir adli yıl diliyoruz…
Bayram mı?
Artık uzun bayram tatilleri yurt genelinde meydana gelen kazalarla özdeşleşti adeta. Hemen her bayram tatilinde şahit olduğumuz ve dünyanın hiçbir ülkesinde örneği olmayan böylesine bir göç hareketi sırasında yaşanan kazalarda tablo yıl be yıl kararıyor. Bu seneki 9 günlük Şeker Bayramı’nın geride bıraktığı rakamlar; 172 ölü, bin yaralı şeklinde…
Bayram sevinci yaşamak için yollara düşen binlerce kişi tarifi olmayan bir acının pençesinde buldu kendini bu bayram da. Trafik kazaları; terör, iç savaş, doğal afetlerle yarışır oldu. Kendi kendimizi yok edişimizdeki vurdumduymazlık, acımasızlık, pervasızlık; trafik kurallarını görmezden gelen, kırmızı ışıkları, sollama yasaklarını hiçe sayan, alkollü ve uykusuz olarak şoför koltuklarına oturabilen, bilinçsiz, aceleci, dikkatsiz, ehliyetsiz, eğitimsiz, lümpen, bitirim zihniyetlerin sebep olduğu kazalarda vücut buluyor.
Ve sevdiklerimizle bayram sevincini yaşamak yerine, onlara hastane köşelerinde baktığımız ve kabristanlarda uğurladığımız bayramlar bırakıyoruz geride…
İsrail meselesi ve dış politika
Yazarın Son Yazıları
Maduro…
Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi
Kimsenin fark etmediği bir sessizlik dolaşıyor ortalıkta.
Her sabah yeni bir şaşkınlığın eşiğinde uyanıyoruz.
Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?
Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.
Kasım, takvimin yalnız ayı.
Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?
Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…
Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.
Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.
Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.
Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.
Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...
İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.
Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı
İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.
Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.
Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…
Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…
İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler
Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.
İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...
Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.
Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.
1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.
İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi
Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti
Hakikat Yorgunu Bir Toplum: Beyin Çürümesi, Haksızlıklar, Hukuksuzluklar, Adaletsizlikler
Suriye’nin Küllerinden Yükselen Kaos: İnsan Hakları Günü’nde Yeni Haritalar, Yeni Sınavlar
Suriye’nin küllerinden yükselen kaos: İnsan Hakları Günü’nde yeni haritalar, yeni sınavlar