2050 yılında -o da doğum kontrolde gerekli başarı sağlanırsa- dünya nüfusunun 10 milyara ulaşacağı varsayılıyor. Küremizdeki fırsat eşitsizliği insanlığın geleceğini belirleyen ana etmenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor: Bölgesel, aynı ülke içinde bile yer alabilecek coğrafi ve toplumsal eşitsizlikler üç temel başlığı oluşturuyor. Böyle bir nüfus artışı içinde geleceğin en büyük sorunlarından birini yeryüzündeki çocuklara adaletli büyüme koşulları (barınma, yiyecek, eğitim) sağlayabilmek olarak yorumlamak mümkün. Bunu altüst edense devasa bir emperyalist hegemonyanın varlığını kapitalizmle sürdürüyor olması. Dahası çocuk işçiliği, istismarı ve istismarın ticari olana dönüşmesi tehlikesi can yakıcı bir şekilde karşımızda duruyor.
***
Özellikle 17. yüzyıldan beri hızlanan emperyalizm kendine serbest piyasadan kurtularak yeni bir boyalı imaj devri yarattı. Bunun en tipik örneği İngiltere’nin denizaşırı alanlara göz dikmesiydi. Artık onlar serbest ticaretten emperyalizme geçmeyi başaran ülkeler arasında yerini alıyordu. Bunu sadece piyasa hâkimiyeti olarak yorumlamak meseleyi basitleştirmek olur. Çünkü güneş batmayan imparatorluğun aynı zamanda askeri güç ve siyasi rekabeti de içselleştirerek yol alması yeni dönemin başlangıcıydı. Buna ek olarak da bir anda “uygarlık” safsatası içinde misyonerlik şevki ve ucu bucağı olmayan bir ırkçılıkla birleşmiş sömürgecilik saplantısına kapıldılar. Nitekim Hannah Arendt de “emperyalizm” adını verdiği kitabında ırkçılığın emperyalist siyasetin en önemli ürünü olduğunu yazdı, çizdi. Zaten “Robinson Crusoe” da böyle bir eserdi. Uygar Batılılar kendilerine bir Cuma bulacaklar ve onu eğiteceklerdi. Bu görünen köyün tatlı bir sedası olabilirdi. Mesela uygarlık götürmek için her türlü işkence hakkını elinde taşıyan Belçika Kralı Leopord, Kongo’da binlerce çocuğun el ve ayaklarını kesti, bir kısmını öldürdü. Söz dinlemeyen Cuma ve Cuma’nın çocukları bir şekilde imha edildi.
***
Bugünün koşulları ise çok farklı. Emperyalizm söz konusu olduğunda en güçlü devlet olarak görülen ABD’yi bile tam bir odak olarak ele alamayız. Artık iktidar olgusu karma bir yapıya sahip! ABD öncülüğünde Dünya Bankası’ndan IMF ve BM’ye, hatta farklı uluslardan piyasa ağına bağlı finans kurumlarına kadar birbiriyle organik ilişki içindeki yapılar küresel etki alanı oluşturarak yeni bir düzeni bize sunuyorlar. Bu noktada büyük kapital uzlaşma ağı karşımıza çıkıyor. Böyle bir sistemde ise kendi devlet alanına toprak katmak değil, toprağı kendine bağımlı hale getirmek temel koşul. Çünkü gerçek sermaye sahipleri gözle görünür olmaktan hayli uzakta! Bir kısım elitlerin belirleyiciliği ise son dönemde Epstein belgeleriyle karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar sömürgecilikle Kongo’da el ayak kesenler, gelişmemiş, az gelişmiş, hatta gelişmekte olan ülkelerin insanlarını hiçe sayıyor belli ki. Bizi etkileyen ise bu belgelerde yazılanların ülkemizi de içine alacak şekilde küresel bir çocuk ticareti ve istismarıyla bütünleşmiş olması. Çünkü belgelerdeki iddialar çocuklara istismarın şiddetle bütünleşen öldürüm vakalarına kadar dayandığını söylüyor.
***
Geçtiğimiz hafta CHP milletvekili Zeynel Emre, ABD’de Epstein belgelerine yansıyan ve dava dosyalarında adı geçen kişi ve ağların Türkiye ile muhtemel bağlantılarını sordu. Emre, güvenlik birimlerinin bu kişiler hakkında herhangi bir araştırma yapıp yapmadığını, Türkiye’ye giriş-çıkış kayıtlarının incelenip incelenmediğini, uluslararası çocuk istismarı ve insan ticareti ağlarına karşı hangi koruyucu mekanizmaların uygulandığı da soru olarak yöneltti. Ayrıca Emre, çocukların bu tür suçlara karşı erken tespiti için özel bir izleme sistemi bulunup bulunmadığını, Türkiye’nin bu suçlarla mücadelede hangi uluslararası işbirliklerini yürüttüğünü ve bakanlık kayıtlarında bu ağlarla bağlantılı herhangi bir vakanın yer alıp almadığını da öğrenmek istedi. Yine Epstein dosyalarında adı geçen kişilerin özel uçuşlar veya deniz araçları aracılığıyla Türkiye’den geçip geçmediğini de sordu. Emre ayrıca, yabancı ülke makamlarından gelen adli yardımlaşma taleplerinin bulunup bulunmadığını, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamında başlatılan soruşturmaları ve kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik bir planlama yapılıp yapılmadığı hakkında da bilgi sahibi olmak istedi.
***
Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Çıkamaz çocukluğundan dışarı/ Kimse/ Bundandır inanmamamız/ Kocaman bombalara” demişti. Bugün bu dizeler küresel ölçekte çocuklara yaşatılanlar karşısında hafif kalıyor. Bu sorulara cevap vermek ise söz konusu çocuksa bir kamu görevine dönüşüyor.