2015 Çağrısı...

12 Ağustos 2014 Salı

Seçim sonuçları bütün partilerle ilgili yeni tartışma konularını beraberinde getirdi. Gündeme oturan ana konu ise bu aşamadan sonra Türkiye’nin nasıl bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya kalacağı sorusu.
Aslında bu sorunun yanıtı çok yalın.
Erdoğan bugüne kadar ne yaptıysa, bundan sonra da onu yapacak.
Balkon konuşmalarının bir anlamı yok. O sadece seçim gecesinin doğal uzantısı. Ertesi gün Erdoğan kendine dönüyor ve yoluna devam ediyor. Türkiye’deki sistemin adı başta ekonomi olmak üzere genel yönetime bakıldığında şöyle tarif edilebilir:
Başbakanlık sistemi!
Her şeyin başbakan tarafından belirlendiği, ne kadar zorlarsa zorlasın Çankaya’nın ikincil kaldığı bir sistem. Bu pencereden bakıldığında Erdoğan Köşk’e, Başbakanlık koltuğunda kullandığı yetkilerden daha kısıtlı olanaklarla çıkıyor. O nedenle partisini iktidar yapıp ardından Köşk’e çıkanlar orada çok mutlu olmadılar. Parti gücünün devam edeceğini ve başbakanı da kontrol edebileceklerini düşündüler. Olmadı.
Turgut Özal’ın ve Süleyman Demirel’in buna ilişkin yaşadıkları, siyasi tarihimizin en ilginç sayfalarıdır.

***

Sonuçta zaferin adı seçim kazanmaksa muhalefetin başarılı olamadığını dün vurgulamıştık. Ne var ki Erdoğan’ın da kendi hedefleri açısından istediği oy oranını elde ettiği söylenemez.
Erdoğan’ın ana hedefi 12 Eylül 2010 referandumunun sonuçlarına yakın bir oy alıp Menderes’in yüzde 57’lik rekorunu kırmaktı. O zaman başkanlık sistemini oturtmaktan parlamenter sistemi tırpanlamaya kadar her şeyi yapma hakkını kendinde görebilirdi. Ancak yüzde 51.8’lik sonuç bu anlamda ezici bir üstünlük değil.
Bu oyun temelde Erdoğan’ın yarattığı iklime dayalı olarak alındığı düşünülürse, 2015 genel geçimlerinde AKP’nin Erdoğan’ın istediği anayasa değişikliklerini yapmasını sağlayacak bir oy oranına ulaşmasının güç olduğu söylenebilir. Bunu bir tek şu olasılık sağlayabilir:
HDP Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden elde ettiği özel koşullara dayalı başarının büyüsüne kapılıp önümüzdeki yıl yapılacak genel seçime bağımsız adaylarla değil de parti olarak katılır ve barajın altında kalırsa... Bu durumda özellikle Güneydoğu’nun milletvekillikleri AKP’nin olur.

***

Muhalefete, özellikle CHP’ye yönelik toplumun farklı kesimlerinden gelen değerlendirmeler var. CHP’nin bunların tümünü ciddiye alıp 2015 hazırlığına başlaması gerekiyor.
Sağduyulu herkesin üzerinde birleşeceği tablolardan biri şu:
Bunca yolsuzluk varken, bunca toplumsal gerilim varken, dünyadaki itibarımız bunca sarsılmışken muhalefetin bunu sandık gücüne çevirememesi kabul edilemez.
Evet, demokrasisi rayına oturmuş, siyasaltoplumsal etik anlayışının genel kabul gördüğü bir ülkede bu saptama tamamen doğrudur.
Türkiye’deki durum ise şu; seçmenin ancak yüzde 5’i sandığa giderken yolsuzlukları dikkate alarak karar veriyor.
Sandık güvenliğiyle ilgili olarak da toplumdaki genel eğilim; iktidara ilişkin oy hırsızlığı iddialarını hoş karşılamak, muhalefeti beceriksiz bulmak üzerine.
Bütün bunlar bir yana siyasetin başlıca özelliği umut üretme sanatıdır. Bu anlamda iktidarın her türlü olumsuzluklarını anlatmanın en yüksek değeri yüzde 49’dur. Asıl olan iktidara karşı seçenek olma umudunu yüksek tutmaktır.
Umut üretme görevi elbette siyasi sorumlularındır. Ancak gelinen noktada,Türkiye’nin gidişinden kaygılı olan tüm kesimleri bu umut arayışına katılmaya çağırıyoruz.
Akıl akıldan üstündür.
Bu sütun tüm yapıcı eleştirilere, önerilere açıktır.  


Yazarın Son Yazıları

Seçim istemek yetmez! 26 Kasım 2020
Kılavuzu ABD olanın... 25 Kasım 2020
11 Mart’a dönüş! 19 Kasım 2020
40. yıl! 11 Kasım 2020
Nasıl bir Bayraklı? 5 Kasım 2020