Suriyeli kadınların çilesi
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Suriyeli kadınların çilesi

09.03.2016 08:38
Güncellenme:
Takip Et:

Biri overlokçu, biri su satıyor, biri kâğıt topluyor, biri dileniyor. Canlarını kurtaran Suriyeli kadınları Türkiye’de ayrı bir savaş bekliyor: Sömürü ve cinsel taciz.

Savaş, insanları yalnızca evlerinden, topraklarından koparmıyor, umutla çıktıkları yollarda da sürüyor. Resmi rakamlara göre 2 milyonu aşkın Suriyeli sığınmacının bulunduğu Türkiye’de, Ege sahilleri ölüm kokarken karada ‘modern kölelik’ hüküm sürüyor. Özellikle kadınlar cinsel şiddete maruz kalıyor, emekleri sömürülüyor, dilendikleri masalardan itilip çöplerde ve parklarda yaşıyor. Ve devletler onların hayatları üzerinden pazarlık yapıyor.
Öğle molasında Okmeydanı’nda çalıştığı tekstil atölyesinin kapısında buluşuyorum 20 yaşındaki Suriyeli M’yle. Oturduğumuz esnaf lokantasında cep telefonundan savaştan önceki hayatının fotoğraflarını gösteriyor.

Kestim siyah saçlarımı
“Şu an hayallerim overlok makinesinin ötesinde değil. Sabah 08.30’da makinenin başına geçiyorum, akşam mesaiye kalmadıysam 21.00 gibi çıkıyorum. Evde annem, benden üç büyük ablam ve iki küçük kardeşim var. Pek konuşmayız. Konuşacaklarımız, bombaların yerle bir ettiği evimizin enkazında, iki yıldır haber alamadığımız babamızda kaldı. İki yıldır buradayız, birkaç Suriyeli dışında pek tanıdığımız yok. Yanlış anlama ama buranın insanları Suriyelileri sevmedi.”
Emeğinin sömürülmesi dışında cinsel tacizden yakınıyor. “Çalıştığım bir tekstil atölyesinde öğle molasına birkaç dakika kala patron geldi. Overlok makinesinin üzerine bir yığın parça bırakıp ‘Bunları yaptıktan sonra öğle yemeğini yersin’ dedi. Çalışırken baktım bir sandalye çekip yanıma oturdu, bir elini bacağımın üzerine koyup diğer eliyle de öpmeye çalıştı. İttim ama kurtulamadım. Saçlarımdan tutup çekmeye başladı. O an başımın yerinden koptuğunu hissettim, bağırmaya başladım. Saçlarım hâlâ o pis ellerindeydi. O kadar uzamış simsiyah saçlarımı kestim sonra. Ve bir daha hiç gitmedim o işyerine. Şimdi bana soruyorsun ya, ‘Ne hayal ediyorsun’ diye. Kendi ülkemde, evimde, yarım kalan eğitimini bitirmiş bir öğretmen olarak uyuyup sabah okula gitmek için uyanmayı hayal ediyorum.”

‘Bir yaratıkmışım gibi’
Tarlabaşı’nın bir çıkmazında oturan Nazlı’yla buluşmaya gittiğimde, kapının önünde annesi ve kız kardeşi Feride karşılıyor beni. Odayı gösteren camdan 17 yaşındaki Nazlı’nın ikindi namazını kıldığını görüp bekliyoruz. İçerdeki rutubet Nazlı’dan daha önce selamlıyor bizi, nemli halılara bağdaş kurup konuşuyoruz, Feride öksürük kriziyle ıslanan gözlerini sildikten sonra.
“Çöplerin içine girip bir şeyler aramak, dilenmek kadar kötü kokmuyor. İnsanların masalarına gidip dilendiğimde, onların duyduğu rahatsızlıktan daha fazlasını hissediyorum. Bakışlar kendimi insan değil korkunç bir yaratıkmışım gibi hissettiriyor. Bunu bazen o kadar yoğun hissediyorum ki dayanamayıp eve gidip ağlıyorum. Sonra yine dönmek zorunda kalıyorum. Çünkü bu bodrum katındaki tek odalı ev, kendimizi güvende hissettiğimiz tek yer.”
Aylık kiraları olan 400 TL’yi ödeyebilmek için o, ablası, erkek kardeşleri gece 23.00’den 3.00’a kadar sokaklarda, restoran ve kafelerin çöplerinde, kâğıt, şişe, karton topluyorlar. Bunları da herkesten daha ucuza 20 liraya satabiliyorlar.
Öksürük krizinin başlamasıyla mutfağa dönüştürdükleri kısma geçen Feride’nin ardından, 17 yaşındaki Nazlı da; “Bu mecbur olmanın ötesinde bir şey. Pazar günleri mahalle pazarına gidip artıkların içindeki bozuk sebze ve meyveleri alıp eve getirmek, bana el uzatıp aldığım 1 liradan daha ağır gelmiyor. Çünkü bazen masalarına dilenmek için gittiğimiz alkollü erkeklerin bize bakıp güldükleri, hatta anlamadığımız bir şeyler söyleyip kahkaha attıkları bile oluyor” diyor.
Kızlarının her konuşmasında gözyaşlarını saklamak için kafasını çevirip eliyle yüzünü silen 42 yaşındaki anneleri Adile, “İnciniyorum’ diyor. ‘Çocuklarımın ölümden kurtulup yaşamak için verdikleri bu mücadele karşısında inciniyorum. Elimden bir şey gelmiyor. Gittim bir hanın inşaatında kaba temizlik yaptım. İki hafta çalıştım, boyun ağrısından hastaneye gittim. Boyun fıtığı çıktı. Çalıştığım hana gidip bunu söylediğimde elime 50 lira sıkıştırıp, ‘işi de yarım bıraktın ama neyse’ deyip beni gönderdiler. Kobanê’de savaş çıkmadan önce üç evimiz vardı. Yine de şükrediyorum; ölümden kurtulduk, yan yanayız bu tek odalı bodrum katında.”

‘Bir saatliğine 200 lira..’
Tarlabaşı’nın yıkık binalarını ve o binalarda yaşanan acımasız hayatları örten, mutlu ailelerin resmedildiği bir afişin önünde buluştuk S’yle. Kir ve leke izleriyle dolu büyük bir çarşafla iki odaya böldükleri, tuvalet ve mutfağın iç içe olduğu karanlık bir yerde yaşıyorlardı. Konuşurken kelimeler boğazında düğümleniyordu. “Eşim, amcam, eniştem olan kuzenim IŞİD’in saldırısında öldü. Yasımızı tutamadan apar topar Türkiye sınırına kaçtık, Suruç’taki kampa geçtik. Bir yıla yakın kaldığımız kamp tam kâbustu. Her gün çadır sayısı arttı, temel ihtiyaçlar karşılanamıyordu. Onlarca insan için yalnızca iki tuvalet vardı, banyo sırası bazen haftaları buluyordu.”
“Engelli 14 yaşındaki kızımı dişetleri ve el tırnakları morarmaya başlayınca Urfa’daki hastanelere götürdüm. Hastanelerin durumu kamptan da kötüydü. Kızımın durumu ağırlaşınca, daha önce kamptan eşiyle ayrılıp İstanbul’a yerleşen ağabeyimle konuştuk. Kampta gönüllü bir çalışanın bize aldığı biletlerle İstanbul’a geldik. Ağabeyim bir inşaatta çalışıyordu. Iraklı bir başka işçi sakatlanınca, patronları çalıştırdığı kaç yabancı varsa, maaşlarının yarısını verip işten çıkardı. Biz de yengemle Taksim çevresinde su satıyoruz. Zabıtalardan kaçtığımız yetmiyor, haraç isteyen çetelere, erkeklerin iğrenç tekliflerine de maruz kalıyoruz.”
“Su satmaya başladığım ilk günlerde bir adam geldi, sulardan bir tane alıp 5 lira verdi. Türkçe, ne olduğunu bilmediğim bir şeyler söyledi, cebindeki paraları gösterip başıyla işaretler yaptı. O zaman anladım. Önümdeki suları alıp hemen uzaklaştım ama adam etrafımda dolanıp durdu. Daha sonra başka adamlar da benzerini yaptı. Bir gün su satmak için Gezi Parkı’nda oturuyordum. Bir adam karşıma oturdu, Kürtçe, ‘Bir saatliğine 200 lira veririm ha, ne dersin, otele gidelim mi?’ dedi. O an çocuklarımın yanında utancımdan ölmek istedim.”
S’yle görüşmemizden bir ay sonra kiralarını ödeyemedikleri için ev sahipleri tarafından eşyalarıyla sokağa atıldılar. Eşyalarını bırakıp Cinsel Şiddete Karşı Kadın Derneği’nin satın aldığı biletlerle Urfa’daki kampa gitmek üzere yola çıktılar sonra.

‘Ne yaptık bilmiyorum’
28 yaşındaki Y’yle gece yarısı Taksim’de tanışıp ertesi gün Tarlabaşı’ndaki evinde buluşmak üzere sözleştik. Yıkılmaya yüz tutmuş beş katlı binanın son katında 14 nüfuslu dört ailenin ikâmet ettiği üç salonda gözlerim, yerdeki 3-4 yaşlarında bebeğin yüzündeki sineklere takıldı. Camın önündeki eski çekyatta elinde tespihiyle oturan Y’nin 56 yaşındaki mor tülbentli annesi Kehriman Hanım’a Arapça selam verdim. Elindeki tespih taşlarını parmakları arasında dolaştırarak yüzüme bakmadan, “Ne yaptık bilmiyorum Yarabbim, bilmiyorum” diye Arapça ağıtlar yakıyordu. Evdeki herkes üç plastik tepsiye doldurdukları bulgur pilavının ve sapsız büyük bir tavaya doğranmış domateslerin olduğu yer sofrasına oturdu. Yemekten sonra küçük çocuklar da dahil herkes kimi dilenmeye, kimi çöplerde karton, kâğıt toplamaya, kimi de peçete satmaya, evden çıktı.
Rutubetin duvarlara çizdiği ürkütücü görüntülere bakarken, Kehriman Hanım kırgın bir sesle başındaki bitleri gösterip “Kampta bulaştı bu illet. Çocukların saçlarını kestim ama kafaları hâlâ bit yuvası. İki yıldır Türkiye’deyiz. Kocam, birçok yakınım, bombaların vurduğu evimizin altında kaldı. Canını kurtaran herkes gibi biz de kaçıp Hatay sınır kapısından geçtik. Kamptaki altı ay, sanki geldiğimiz ilk gün gibiydi. Ölüm haberleri, ağıtlar, yükselen çığlıklar, savaşı aratmıyordu.”

Çünkü çocuğum açtı
Yanlatıyordu: “İki kaynım, babam ve annemle kamp dışında hayat kurma ümidiyle geldiğimiz İstanbul’da, birkaç gün kamptan tanıdığımız bir Suriyeli ailenin yanında kaldık. Sonra Aksaray’da, aylığı 300 lira olan bir yer tuttuk; daha önce bir kundura atölyesiymiş. Sonra her iki kaynım bizi yüzüstü bırakıp kaçak Avrupa yoluna düştü. Ev sahibi kirayı ödeyemediğimiz için bizi evden attı. Biz de Kumkapı’daki boşalan bir barakaya geçtik.”
“Babam iş ararken, ben de dilenmeye başladım. Ne yapayım? Bazen 5 kuruşsuz, bazen de 5 lirayla dönüyordum. Bakkala gidip az Türkçemle veresiye bir şeyler almak zorunda kalıyordum. Adam, ‘Başka şeylere de ihtiyacın varsa al, sonra ödersin’ diyerek sürekli benimle konuşmak için bekletiyordu. Hem rahatsız oluyordum hem de korkuyordum. Gittiğimde ellerimi tutup bırakmıyordu. Oturduğu kasanın sandalyesinden kalkıp yanıma geliyordu, elini omzuma koyuyordu ya da elini cinsel organının üzerine koyarak benimle konuşuyordu. Az Türkçemle sürekli teşekkür edip parasını ödeyeceğime yemin ediyordum. Çünkü babamın iş bulacağını umuyordum. Babam inşaata çalışmaya gitti ama yaşlı olduğunu söyleyip geri gönderdiler hep. Karanlığın çökmesiyle ayaklarım beni o bakkala sürüklüyordu. O adam bana o “şeyi” yapması karşılığında kollarımın arasına üç somun ekmek, bir kutu şeker, bir makarna sıkıştırdı. Atmak istedim ama çocuklarım açtı. Bu iğrenç olay birkaç kez tekrar etti ne yazık ki...”  

Nurcan Keskin

Yazarın Son Yazıları

Gündelik distopya ve umudumuz - Olcay Bağır

Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya romanıdır.

Devamını Oku
10.01.2026
‘Bir bilen’ - Kadir Serkan Selçuk

Türkiye’de seçmen tercihleri, genel olarak sorgulayarak, araştırarak değil geleneksel-ailevi bağların, yakın çevrenin veya bir lidere duyulan hayranlığın etkisiyle yapılır.

Devamını Oku
10.01.2026
Bir haydut devletin resmi: ABD - Doğu Silahçoğlu

Dünya egemenliğine soyunan ABD; uluslararası hukuka aykırı bir anlayışla ve geçmişteki sabıkasına uygun olarak yeni yılın ilk sabahında Venezuela’da haydutluğa soyundu.

Devamını Oku
09.01.2026
Bitmeyen meşruiyet arayışı - Hande Orhon Özdağ

Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Trump’ın Erdoğan’a “ihtiyacı olanı” verdiğini söylemişti...

Devamını Oku
09.01.2026
Sermaye imparatorluğu - Kaan Eroğuz

Tüm dünya yeni yılı Amerikan emperyalizminin Venezüella’ya saldırısı ve devlet başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in bir savaş suçlusu gibi ABD’ye kaçırılması olayıyla karşıladı

Devamını Oku
08.01.2026
Yargı kısıntısı - Suna Türkoğlu

Anayasa Mahkemesi, 16.7.2010 tarihli E:2010/29 K:2010/90 sayılı kararında hukuk devletini “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, anayasanın ve yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tanımlamıştır.

Devamını Oku
08.01.2026
Venezüella’da ABD darbesi - Hikmet Sami Türk

3 Ocak 2025 sabaha doğru Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD ordusunun özel görev birimi Delta Force timleri tarafından yataklarından alınarak kaçırıldı; ABD’ye yönelik uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

Devamını Oku
07.01.2026
Liyakat, adalet, açılım: Türkiye masada... - Gani Aşık

“Vatanımız cennet, sofralarımız bereket ve idaremiz merhamet” sloganı ile iktidar olan intikamcı siyasal İslam; foyasının çıkması, yurttaşın bıkması ve devletin kokuşması ile 23 yıllık fetret döneminin sonuna gelmiş görünüyor.

Devamını Oku
07.01.2026
Türkiye 2026'dan ne bekliyor? - Necdet Adabağ

Ünlü İtalyan şair-yazarı Giacomo Leopardi “Takvim Satıcısı” adlı denemesinde bir yılbaşı öncesinde takvim satıcısına, gelecek yılın nasıl olacağını sorar, sorunun yanıtını beklemeden gelecek yılın yaşadıkları yıldan farklı olmayacağını; acı ve ıstırapların süreceğini, iç ağrılarının dinmeyeceğini söyler.

Devamını Oku
07.01.2026
Harita üzerinde mütalaa etmek - Nejat Eslen

Mustafa Kemal Atatürk, “Ben siyasi meseleleri de askeri vaziyetlerde olduğu gibi harita üzerinde mütalaa ederim” demiştir.

Devamını Oku
06.01.2026
Vicdanı altınla değil, hakikatle tartmak - Abdullah Dörtlemez

Atinalı Timon, Shakespeare’in kaleminde cömertliğiyle tanınan, dostlarına servetini açan ama karşılığında nankörlük ve ihanet gören bir karakterdir.

Devamını Oku
06.01.2026
Ayrıştırma mı, bütünlük mü? - Necdet Ersoy

Ülkemizde her düzeyde devlet görevlisi, siyasetçiler ve kanaat önderleri, söylemlerinde toplumun bir bütün olduğunu ifade etmek için yurdumuzdaki bütün etnik grupların isimlerini sayıp sonra da “Biz hepimiz kardeşiz” gibi birlik ifade eden bir söylemi kullanmaktadırlar.

Devamını Oku
04.01.2026
Toplumsal çürüme ve mücadele - Coşkun Özdemir

Kaygılar içinde yaşadığımız koca bir yıl geçti.

Devamını Oku
03.01.2026
Sahipsiz hayvanlar ve ‘tek sağlık’ - Ülgen Zeki Ok

İnsan sağlığını korumakla birlikte hayvan ve çevre sağlığının da korunması gerektiğine temellenen “tek sağlık” anlayışı, farklı alanlarda, farklı düşünebilen beyinlerin uyum içinde çalışmalarının yarattığı sinerji ile hızla yayılıyor.

Devamını Oku
03.01.2026
2026'da Türk ordusu - Cumhur Utku

Filmi geri saralım.

Devamını Oku
02.01.2026
Her şey bizim elimizde - Yüksel Işık

Doğanın yasası bu, bir yılı daha tarihteki yerine yolcu ediyoruz.

Devamını Oku
02.01.2026
Liyakat kurumu - Ülkü Sarıtaş

Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanıma göre, kökeni Arapça olan liyakat kelimesinin anlamı; bir kimsenin, kendisine iş verilmeye yeterlilik, uygunluk ve yaraşırlık durumunda olmasıdır.

Devamını Oku
01.01.2026
Mustafa Necati'yi düşünürken - Mustafa Gazalcı

Her yılbaşı geldiğinde gencecik yaşında talihsiz bir biçimde yitirdiğimiz Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yi düşünürüm.

Devamını Oku
01.01.2026
Umut korkuyu yensin - Abdullah Yüksel

2025’in omuzlarımızda bıraktığı ağırlıkla giriyoruz yeni yıla.

Devamını Oku
31.12.2025
İyilik biriktirenlerin yolu - Serpil Güleçyüz

Yeni bir yıla, bin bir umutla merhaba derken tartışmaların dayatmaların gölgesinde, bizi biz yapan değerlerimizden ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyoruz.

Devamını Oku
31.12.2025
Cumhuriyetin kurucu felsefesine dönüş - Basri Gürsoy

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar değişimi tartışması yaşamamaktadır.

Devamını Oku
31.12.2025
Askeri hastanelerin yeniden açılması - Dr. Süleyman Kalman

Sıkça gündeme gelen askeri hastanelerin yeniden açılması yönündeki tartışmalar, yalnızca yönetsel bir düzenleme sorunu değil, görünüşte ani ama belki de “bile bile” yapılmış bir yanlıştan dönmenin ve silinmeye yeltenilmiş Cumhuriyetin sağlık belleği ile kurulan ilişkinin de bir göstergesidir.

Devamını Oku
30.12.2025
Barış üzerine bir deneme - Av. Ekrem Demiröz

Savaş kabadır, çirkindir ve acımasızdır.

Devamını Oku
30.12.2025
Yeni bir toplumsal yalnızlık - Dr. Alper Demir

Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal gerilimler, derinleşen kutuplaşma ve kamusal alanın giderek daralması, artık yalnızca güncel siyasetin değil, toplumsal yapının kendisinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Devamını Oku
29.12.2025
Yıl biterken... - Erol Ertuğrul

23 yıldır Türkiye hak etmediği acıları yaşıyor.

Devamını Oku
28.12.2025
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi: Kızılca Gün - Hüner Tuncer

Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı topraklarını Avrupa devletleri arasında paylaştıran Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında, Mustafa Kemal’in öncelikli düşüncesi, “ulusal birlik” düşüncesiydi.

Devamını Oku
27.12.2025
Su kıtlığına doğru... - İsmail Özcan

Herkesin bildiği üzere yaşadığımız dünyanın insanlar ve tüm canlılar için olmazsa olmaz iki büyük nimetinden biri hava, diğeri sudur.

Devamını Oku
27.12.2025
Devlet geleneği, demokrasi ve vicdan - Halil Sarıgöz

Dün İsmet İnönü’yü aramızdan ayrılışının 52’nci yılında andık..

Devamını Oku
26.12.2025
‘Asgari’ sömürü - Aydın Öncel

Aralık ayının son günlerinde yaşanan “asgari ücret” tartışmalarında gelenek bu yıl da bozulmadı!

Devamını Oku
25.12.2025
İBB davasında yargılama süresi - Hikmet Sami Türk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hakkındaki yolsuzluk iddianamesiyle İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12.12.2025’te başlayan ve ilk duruşmasının 9 Mart 2026 günü yapılmasına karar verilen davada hedeflenen yargılama süresi, mahkeme tarafından en çok 12 yıl 6 ay olarak belirlendi.

Devamını Oku
24.12.2025
Menemen Devrim Şehitleri Anıtı ve Cumhuriyet -

Yunus Nadi: “Kubilay timsalini taziz için ne yapsak yerinde olacağına şüphe yoktur.

Devamını Oku
23.12.2025
Kubilay olayının anlattıkları - Osman Selim Kocahanoğlu

23 Aralık 1930 salı günü, Menemen’de insanlık tarihi- nin en hunhar cinayetlerinden bi- ri işlendi.

Devamını Oku
23.12.2025
Cumhuriyetimizin vazgeçilmez değeri - Azmi Kişnişci

“Eşitlik”, Cumhuriyetin yalnızca hukuki bir ilkesi değil; toplumsal yaşamımızın adalet duygusunu ayakta tutan temel dayanaklarından biridir.

Devamını Oku
22.12.2025
Büyüyen eşitsizlik, yaygınlaşan yoksulluk - Sıtkı Ergüney

Ekonomide; fiyatlar genel düzeyindeki; artış “enflasyon”, gerileme “deflasyon”, duraklama ile birlikte yaşanan artış da “stagflasyon” olarak tanımlanır.

Devamını Oku
20.12.2025
Yenilmezlikler ve dokunulmazlıklar - Cengiz Kuday

Tarih, bazen büyük savaşlarla değil; küçük, sessiz ve ilk bakışta sıradan görünen olaylarla yön değiştirir.

Devamını Oku
20.12.2025
Hayvancılıktaki yol ayrımı - Gülay Ertürk

Türkiye bugün hayvancılıkta çok kritik bir eşiğe geldi.

Devamını Oku
19.12.2025
Devlet ve kalkınma - Prof. Dr. Bilin Neyaptı

Bir ülkede ekonomi yönetiminin temel hedefleri verimlilik ve adil bölüşümdür.

Devamını Oku
18.12.2025
Devletçiliğe dönebilmek... - Kemal Onur

Demokratik ve laik sosyal hukuk devletimizin kurucu lideri Atatürk’ün yönetimi döneminde; ülkemizin ulusal çıkarı açısından bilimsel anlayış ve duyarlı bir bilinçle, iç ve dış sermaye şirketlerinin çıkarları için vahşi madenciliğe kesinlikle fırsat verilmemiştir!

Devamını Oku
17.12.2025
Programda işçinin adı yok - Engin Ünsal

CHP 39. Olağan Kurultayı’nda tüzük değişikliği yaptı ve iktidar programını kabul etti.

Devamını Oku
17.12.2025
Yargı öyküleri - Ziya Yergök

Yıllar önce, 5 Ocak 1982’de Çetin Altan’ın Milliyet gazetesindeki “Şeytanın gör dediği” adlı köşesinde “Eski (Mahkeme Koridorları) sütununa özlem” başlıklı yazısında yer alan, bir ceza avukatının “Oturum” adlı anı kitabından alıntılanmış ilginç bir yargı öyküsüne değinmek istiyorum.

Devamını Oku
17.12.2025