Çok kritik ve tarihsel öneme sahip iki seçim yaşadık. Seçimlere giden süreç büyük baskı, şiddet uygulamaları altında yaşandı. Buna karşın muhalefetin, özellikle de Muharrem İnce’nin aldığı destek giderek arttı. Muhalefet cephesinde, cumhuriyetçi-ulusalcı Türklerle Kürtler; laik cumhuriyetçilerle siyasal İslamın Saadet Partisi’nde kendini ifade eden kesimi arasında, bugüne kadar görülmeyen bir diyalog vardı. Tek adam diktatörlüğünü durdurma zemininde, ülkede, kapitalist demokrasiyi yaşatabilme potansiyellerine sahip bir dayanışma ortamı oluştu.
Buna karşılık, AKP’de temsil edilen siyasal İslamın saflarında bir pörsüme vardı, giderek korku ve panik egemen oldu; propaganda konuşmaları, söylemini yitirmiş, ezberi bozulmuş olmanın getirdiği saçmalıklarla doluydu; adeta seçimlere değil, kıyamete gider gibiydiler.
Diğer bir deyişle, seçimlerden önce ülkedeki hava ve tüm diğer gelişmeler, başkanlık seçiminin ikinci tura kalacağını, HDP’nin barajı geçeceğini, AKP’nin Meclis -Meclis adına geriye ne kaldıysa
o kadarıyla- çoğunluğunu kaybedeceğini düşündürüyordu.
Siz bu yazıyı okurken seçimlerin sonuçlarını biliyor olacaksınız. Eğer AKP’de temsil edilen siyasal İslam, iktidarda kalmak için ülkeyi yeni bir krizin içine atmadıysa... Attıysa, ufuktaki ekonomik krize bir de siyasi meşruiyet krizi eklenecek!
Ülkeyi bu kritik noktaya AKP’de temsil edilen siyasal İslamın 16 yıllık iktidar pratiği getirdi. 16 yıllık birikimin üstüne, AKP’de temsil edilen siyasal İslamın kampanya stratejisi, kendi tabanını konsolide etmeye, toplumdaki bölünmüşlükleri derinleştirmeye yönelikti. Bu nedenle Türkiye sosyal formasyonu seçimlerden, birçok parçaya bölünmüş, dokusu çok zayıflamış bir toplum olarak çıkıyor.
İki büyük yanılgı
Oy verme anı yaklaşırken muhalefet cephesinde, seçim sonrası dönemde vahim etkileri olabilecek iki büyük yanılgı dikkat çekiyordu.
Bunlardan birincisi, inanılır gibi değil ama, dün “aldatıldık” diyenlerin ağzından, bizi adeta 10 yıl geriye götüren bir deja vu: “Diyelim ki tam tersi oldu, AKP+MHP Meclis’i kazandı. O durumda da normalleşme olmak zorunda. İstemeye istemeye de olsa, gıdım gıdım da olsa, yasakları kaldıracaklar. Neden mi? Onlar da bu sözü verdi.” Bu iki binli yıllarda duyduğumuz, AKP’yi desteklemekten, muhalefeti AKP ve siyasal İslamın yalanlarına inanmaya zorlayarak yatıştırmaktan başka bir şeye hizmet etmeyen, “yönettikçe demokratikleşecek… şu sözü verdi.. bu sözü verdi… niyet okumayın” fantezisinin aynısı. En kritik anda yine ortaya çıkması ayrıca anlamlıydı.
İkincisi: “Erdoğan ve AKP giderse, hızla demokratik düzene dönmeye, normalleşmeye başlarız.” Bu da 16 yıllık siyasi, ekonomik hatta kültürel yapılanmayı, devlet içine yerleşmiş “algısal kilitleri”, kadroları göz ardı eden, sosyal bir olguyu birkaç kişinin iradesine, kötülüğüne indirgeyen aşırı iyimser bir yaklaşımdı.
Bu yazıyı yazarken seçim sonuçlarını bilmiyorum ama günün ilk yarısında sosyal medya AKP zorbalarının sandık başında terörist uygulamalarının örnekleriyle doluydu. Şimdi, şurası kesin: Seçim sonuçları ne olursa olsun, bu pazartesi ülkede çok önemli, uzun yıllar açık kalacak bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya yazmayı başaranlar ve yazılacak olanlar ülkenin vatandaşlarının gelecek yıllarda var oluş koşullarını belirleyecek.
Ya, bu sayfaya, başkan olarak Muharrem İnce, Meclis’te de CHP-İYİ Parti, SP, HDP işbirliği ile yazılmaya başlanacak. O zaman, ülke, AKP ve siyasal İslamın yarattığı yıkımı temizleme, parlamenter rejime geri dönme, Kürt sorununa ilişkin bir demokratik çözüm atılımıyla istikrar arama şansını yakalayabilecek.
Ya da bu sayfaya, AKP liderliğinde siyasal İslam ve “Reisi” yazmaya başlayacak. O zaman da seçimler öncesinde, adeta bir varlık yokluk korkusu yaşamış olan siyasal İslam, AKP liderliği, bir daha benzer bir duruma düşmemek için elindeki tüm devlet ve dini örgütlenme olanaklarını kullanarak muhalefete yönelik büyük bir tasfiye hatta likidasyon süreci başlatacak.
25 Haziran günü umutlarla olduğu kadar, büyük tehlikelerle dolu bir dönemin başlangıcı olacak...
Ertesi gün
Yazarın Son Yazıları
“O kadar da olmaz!” derken karar çıktı.
Küresel düzeyde hemen her ülke için ekonomik, siyasi ve toplumsal riskler hızla artıyor.
Trump ve Şi Cinping, Mayıs 2026 Pekin zirvesinin ardından iki ülkenin ilişkisinin sıfırlanmasından söz ettiler.
Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.
Bu yazıları okuyan bir gözlemcinin aklına ilk anda, “Neoconlar gerçekten pes mi etti?” sorusu gelebilir. Bir yorumcu da “imana mı geldiler?” diye sorarak dalga geçiyordu.
Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor.
İran savaşının tetiklediği, enerji krizi öncekilerden farklı; yeni bir dönemin başladığını düşündürüyor.
Perşembe günü, Almanya’nın yeniden silahlanmaya başladığına dikkat çekmiştim.
Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım.
Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı.
“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım.
Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var.
Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi.
Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu.
Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.
ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında, Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor.
McKinsey araştırma şirketine göre küresel enflasyon riski, resesyon beklentisi giderek artıyor; The Economist ve Financial Times da aynı frekansta.
Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran hattında tırmanan savaş, çoğu zaman yalnızca jeopolitik bir kriz olarak ele alınıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor.
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.