2013’te dünyanın çeşitli yerlerinde sarsıcı gelişmeler yaşandı. Bence “Gezi Olayı” bunların en önemlisiydi.
Eğer bir gelişme, “şeylerin andaki durumunda” (toplumsal yapının bileşenleri arasındaki ilişkilerde, görülebilir, konuşulabilir olanın sınırında) bir değişiklik yaratabiliyor, görünmeyenleri görünür, konuşulamayanı konuşulur kılabiliyorsa, uzun dönemde köklü değişiklikleri gündeme getirerek tarihsel açıdan anlam kazanmaya aday olabilir. Bu yüzden, Türkiye’de ve dünyada 2013’ün en önemli gelişmesinin “Gezi Olayı” (direnişi, isyanı…) olduğuna inanıyorum. 2013’te yaşananları, toplumsal hareketlerin liderliklerinin, bunları tartışan yazarların “Gezi Olayı”na gönderme yapmaları da bu inancımı güçlendiriyor.
Şeylerin andaki durumu...
1970’lerden bu yana süregelen bir yapısal ekonomik kriz var, 2006/7’den bu yana da yapışkan bir mali kriz... Bu mali kriz, yapısal krizi yöneten neo-liberal küreselleşme (ekonomik mekânları sermayenin serbest kullanımına açan, bunu da özgürlük, demokrasi olarak sunan) modelinin tükendiğini gösteriyor. Dünyanın en büyük ekonomilerinde toplamı 12-13 trilyon dolara ulaşan finansal destek paketlerine karşın, büyüme oranları tarihsel ortalamaların çok altında kalıyor. Banka sistemi, sanayi şirketleri, hane halkı, genelde tüketici üzerinde hâlâ çok ağır bir borç yükü var. Credit Suisse Varlık Raporu 2013’ün gösterdiği gibi, yoksulluk, küresel çapta, toplam hane halkının yüzde 8’ine yakın bir kesiminin toplam hane halkı kazancının yüzde 85’ine yakın bir kısmını edinmesiyle müstehcen bir boyuta ulaşmış.
Kriz yönetme modeli tükendi, ortada bir yenisi de yok. Yeni bir modeli yaratacak, önerecek, gerekirse dayatacak bir siyasi kültürel otorite de yok. Bu yüzden, “uzun yapısal durgunluk” kavramı ekonomi tartışmalarında öne çıkmaya başladı. Halkın sık sık patlak veren öfkesi, toplumsal olaylar kaygı yaratıyor. ABD hegemonyası, gerilemeye devam ediyor. Başta Çin olmak üzere yeni sermaye, güç yoğunlaşma merkezleri kendi çıkarlarıyla uluslararası modeli değişime zorluyorlar. Bu zorlamalar gündeme siyasi, diplomatik, askeri gerginlikleri getiriyor.
Bu gerginliklerin oluşturduğu güvensizlik ortamında, tüm gezegeni tehdit eden “küresel ısınma”, “iklim krizi” sorununa ortak bir çözüm üretilemiyor.
Tek gerçek seçenek!
Uygarlık bir tarafta, “beden ve özne aynı şeydir ayrılamaz”, diğeri “beden ve özne ayrılabilir” diyen iki kültürel, ideolojik akımın arasında kaldı. Bunlardan birincisi, bireyi bedenine odaklanmaya, “şeylerin andaki durumunu” kabullenmeye, para kazanarak haz alma olanaklarını artırmaya yönlendiriyor. İkincisi hazlara, bedene korku ve tiksintiyle yaklaşıyor, bireye bedenini feda ederek, “öteki dünyada kurtulmayı” (şehadeti) öneriyor.
Alan Badiou’nun işaret ettiği gibi uygarlığa bu “şeylerin durumunu olduğu gibi bırakan”, hem dünyayı, hem bireyi ölüme sürükleyen, “açmazın” dışında bir üçüncü seçenek gerekiyor: Evet beden ve özne ayrıdır, ama özne bedenini “şeylerin andaki durumunu değiştirecek”, “özgürlük, mutluluk olasılıkları sunabilecek dünya” için yönlendirebilir!
“Gezi Olayı” bu üçüncü seçeneğin, “şeylerin andaki durumuna karşı” ortaya konduğu, pratikte yaşandığı yer oldu. Bunu yaparken yarattığı yoğunluk yalnızca AKP hükümetinde travma yaratmakla kalmadı, tüm dünyada patlak veren, yakın gelecekte patlak verebilecek benzer olayların prototipi, hakikatlerinin evrensel ifadesi olarak algılandı.
“Gezi Olayı”nın, tarih sahnesine yeni bir toplumsal gücün çıkışına tanıklık ettiği konusunda da giderek bir mutabakat oluşuyor: “Orta sınıf” veya işçi sınıfının bir fraksiyonu... Ama esas olarak işgücünü (enerjisini, bilgisini) satarak yaşayanlardan oluşan bir kesim bu. Bu kesimin, Bradley/Chelsea Manning, Snowden, Utku Kalı gibi, geride kalmaya başlayan dünyanınkilere hiç benzemeyen “sıradan” kahramanları, Red Hack gibi öncü grupları, bugün toplumun yönetimini eline alsa yönetebilecek teknolojik, bilimsel, toplumsal bilgisi var. Tek eksiği, çalışanların geri kalan kesimiyle (sanayi, tarım işçileri, yoksullaşmakta olan geleneksel orta sınıflar) bağlarını kurmaya, enerjisini, aklını birleştirmeye, işlevsel bir disiplin altında toplamaya olanak verecek bir örgütlenme, bir ortak söylem. “Gezi Olayı” bu eksikliği gidermedi ama yaşamsal önemini pratiğiyle ortaya koydu!
2013’ün En Önemli Gelişmesi
Yazarın Son Yazıları
Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor.
7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu
Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.
Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi.
Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!
İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor.
Çok garip zamanlarda yaşıyoruz.
Sevgili Prenses Marie, O kasvetli Viyana akşamındaki sohbetimizin verdiği cesaretle, bu kez İstanbul’un yapışkan (bu zamanlarda küresel ısınma diye bir şey var) bir gecesinde başka türlü uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu sizinle, bu kez bir meslektaşınız olarak paylaşmak istedim.
Sezar, Roma’ya doğru yürürken ordusunu Rubicon nehrinden geçirince “Alea iacta est” (Zar atıldı) demiş...
“O kadar da olmaz!” derken karar çıktı.
Küresel düzeyde hemen her ülke için ekonomik, siyasi ve toplumsal riskler hızla artıyor.
Trump ve Şi Cinping, Mayıs 2026 Pekin zirvesinin ardından iki ülkenin ilişkisinin sıfırlanmasından söz ettiler.
Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.
Bu yazıları okuyan bir gözlemcinin aklına ilk anda, “Neoconlar gerçekten pes mi etti?” sorusu gelebilir. Bir yorumcu da “imana mı geldiler?” diye sorarak dalga geçiyordu.
Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor.
İran savaşının tetiklediği, enerji krizi öncekilerden farklı; yeni bir dönemin başladığını düşündürüyor.
Perşembe günü, Almanya’nın yeniden silahlanmaya başladığına dikkat çekmiştim.
Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım.
Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı.
“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım.
Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var.
Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi.
Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu.
Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.
ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında, Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor.
McKinsey araştırma şirketine göre küresel enflasyon riski, resesyon beklentisi giderek artıyor; The Economist ve Financial Times da aynı frekansta.
Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran hattında tırmanan savaş, çoğu zaman yalnızca jeopolitik bir kriz olarak ele alınıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor.
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.