Meriç Velidedeoğlu

‘Marmara Jamanak’ı Anımsamak!

01 Mayıs 2015 Cuma

Yıllar yılı sabahın erken saatlerinde kapımızın demir parmaklıklarına bırakılan dörde katlanmış Cumhuriyet’i alır şöyle bir göz gezdirip güne başlarım, kısa bir süre sonra da okumaya koyulurum.
“24 Nisan” Cuma sabahı da kapıyı açıp gazeteyi almak için elimi uzattığımda, “Ermenice” yazılmış manşetle karşılaşınca öylece bakakaldım, anında da “70 yıl” öncesine gidiverdim.
“1940”lı yılların ortaları, İstanbul Gedikpaşa’daki “47. İlkokul”a gidiyorum; Gedikpaşa’da oturanların çoğunluğunu “Ermeniler” oluşturuyor; semtin oldukça tanınan büyük bir çarşısı var; esnafın büyük bölümü Ermeni, gazete satan da öyle.
O yıllarda bugünkü gibi gazete satış kulübeleri olmadığından, gazeteci dört yol ağzında bir köşeyi yer edinmiş; alçacık bir iskemlede oturur; “V” biçimindeki tezgâhına gazeteleri yerleştirir, bunlar “Ermenice” gazetelerdir, içlerinde -günümüzün “Agos”u gibi- ünlü olan “Marmara Jamanak”ı da tezgâhının iki yanına sallandırır.
Sabah okula giderken gazetecinin köşesini dönmek gerekirdi, dolaysiyle güne başlarken ilkin, “Marmara Jamanak”ın “Ermenice” başlığı ve kocaman manşetiyle göz göze gelirdik.
Bilmem anlatabildim mi, “24 Nisan” sabahı, “Ermenice” manşetli “Cumhuriyet”i görünce “Marmara Jamanak”ı anımsamamı?
Dahası bununla da kalmadı “70 yıl” öncesine gidişim; okul dönüşü komşu olduğumuz Ermeni yaşıtlarımızla, iyice içerlek sokak kapılarımızın merdivenlerine oturur -kullandığımız deyişle- “laflardık”; ara sıra pazar günleri de onların “Surp Mesropyan Ermeni Okulu”na, bitişiğinde aynı adı taşıyan kilisedeki ayinlere gidişimiz de gözlerimin önünde canlandı.
Ne var ki, Ermeni arkadaşlarımızı, sokağımızın caddeye bakan ucundaki küçük, sevimli caminin top oynadığımız bahçesine bile sokamadığımızı, evlerimize pek gelmek istemediklerini anımsadım; bizlerin gösterdiği sıcaklığa, yakınlığa karşı onların -birkaç örnek dışında- çoğu kez, ölçülü biçili bir tutum, bir “uzak duruş” içinde olduklarını o yıllarda da duyumsardık.
“24 Nisan” sabahı bu anılardan uzaklaşıp sıra Cumhuriyet’i okumaya geldiğinde -öldürülmesine duyduğum isyanın hâlâ canlı olduğu- “Hrant Dink”in eşi Rakel Dink’in yazısına kilitlendim; okuyup bitirdiğimde de tıpkı “70 yıl” önceki o “uzak duruş”un (mesafeli oluşun) yeni bir sergilenişini duyumsadım.
“1877-78” Osmanlı-Rus Savaşı’nın tam arifesinde “Osmanlı Ermenileri’nin harekete geçmesini bir kenara bırakalım; ama “1. Dünya Savaşı”nda, Osmanlı “sekiz” cephede savaşırken “Ermeni Komiteleri’nin “Anadolu”nun her köşesinde isyanlar çıkarmaları, “Türk” köylerinde acımasız katliamlar yapmaları yetmezmiş gibi, “Her Ermeni Silahlanmalıdır”, “Silah altındaki Ermeniler firar edip çetelere katılacaklardır”, “Rus ordusu sınırı geçer geçmez, çeteler, firariler Rus Ordusuna katılıp, Osmanlı Ordusuna saldıracaktır” gibi “13” buyruğu içeren “Ermeni Komiteleri Talimatı”, sözcüğü sözcüğüne uygulanarak korkunç katliamlar yapılır.
Bunların, bu yazılanların hepsinin tek tek belgesi vardır; bir bölümü “Ermeni” konusunda yazılan kitaplarda sayfa sayfa yer alır.
Kuşkusuz açıkça bilinen bu durumu, kısacası “Türkler”in ve “Ermeniler”in acılarının “ortak” olduğu gerçeğini “görmezlikten” gelip bu konuda “bir tek söz” söylememek, Ermenilerin “sütten çıkmış ak kaşık” olarak algılanmasını “istemek”; değindiğim (mesafeli) “uzak duruş”u yeniden duyumsamamın nedeniydi.
Ayrıca bu “aklanma” isteği “ilk” adım, asıl istek “ikinci”de, yani “soykırım” yapıldığını bir an önce “Türkiye”nin “kabul” etmesi... Ne var ki, “Sn Hrant”ın da yazısında birkaç kez “ikrar, ikrar” diye vurguladığı bu “kabul” isteğinin yerine getirilmesini önleyen ve bilinen iki “gerçek” var; biri “tarihsel”, öteki de “uluslararası hukuk”; kısaca değinelim.
“Tarihsel” gerçek, onca “uyarı”ya karşın katliamın sürdürülmesi üzerine “Osmanlı Devleti” “24 Nisan 1915”te tüm “Komiteler”i kapatıp liderlerini tutuklar; ama “zulüm ve katliam” yine sürdürülünce bu kez “Devlet”, “27 Mayıs 1915”te, “ihaneti, katliamı ‘yapan’ Ermeniler”i, bulundukları bölgelerden Osmanlı illeri olan ‘Şam’ ve ‘Musul’a sürer ki bu apaçık bir “Tehcir”di.
Bunu yadsıyanlara, “Ermenistan”ın ilk Başbakanı “Ovanes Kaçaznuni” -daha o yıllarda- yanıt verip: “Tehcir kararı amacına uygundu” diyecek, ardından da “Müslüman nüfusu katledilmişti!” açıklamasını yapacaktı (1923).
Öteki “gerçeğe”, “uluslararası hukuk”a gelince; “AİHM”nin “1915 olayları soykırım tanımına girmez” kararını ne de “Lahey Adalet Divanı”nın aynı yöndeki kararını ‘bireyler’ de, “devletler” de hiçbir biçimde “yok” sayamaz; buna kalkışanlara da yanıtı vardır “O. Kaçaznuni”nin, “kışkırtılmışlardı” der, kısaca “kullanılmışlardı”...
“100 yıl” sonra da bu “kullanım”ın bittiği söylenebilir mi?
Yarın “Beşiktaş”tayız!