Enver Aysever

Yaşarken ölenler öldükten sonra da yaşayanlar!

24 Ekim 2018 Çarşamba

Zor günlerden geçiyoruz. Hata yapmadan, kandırılmadan ayakta kalmak hayli güç! AKP öylesine bir yöntem geliştirdi ki, neyse onun tam tersi olarak tarif ediyor kendini. Bu tuzağa karşı her an hazırlıklı olmak gerek. Aydınlar, sanatçılar, kanaat önderleri (son moda deyimle) toplumsal sorumluluk yüklendikleri için ayrıca dikkatli olmak zorundalar. Peki, böyle durumlardan nasıl korunur kişi? Elbette dünya görüşüyle, öğretisiyle! Aksi halde savrulur gider.
Sevdiğim, önemsediğim pek çok yazar, sanatçı, bilimciyle vedalaştım içimde. Yaşarken öldüler. Burnumun titrediği, yüreğimin sızladığı haller oldu. Elimin kalem tutmasına, düşüncemin oluşmasına, kişiliğimin gelişmesine katkı yapan bu kimselerin, AKP dönemi karnesinin kırıklarla dolu olmasını kabullenemedim. Bazen sert tepki verdim, kimi zaman ikircikli halim oldu. İçimde affetmek, meşru zemin yaratmak istedim onlara. Olmadı.
Hilmi Yavuz’la karşılaştık geçen gün. Düşünsel birikimi dünya ölçeğinde, büyük şair olduğundan bir an kuşku duymadım. Son dönem, saçma bir savla FETÖ’den gözaltına alındı, bereket salıverildi. “Aydın” tarifi yaptığım yazıma itirazları vardı. Olur elbet, tartışacağız. Düşündüm, “duygum nasıl Hilmi Yavuz’a karşı?” diye. Şiirine bayılırım, denemeciliği birinci sınıftır, benim tarifimle ille de aydın olması gerekir mi? Aydın ile entelektüel arasında fark yok mu? Entelektüel kimse toplumsal meselelerde öne çıkıp, rol, risk almak zorunda değil. Aydın bunu yapamaz. Aziz Nesin gibi söylersek: “Söylediklerimiz kadar sustuk-larımızdan da sorumluyuz.” Aydın susamaz, kandırılamaz!
Adalet Ağaoğlu Ben de Hilmi Ya-vuz gibi ‘yetmez ama evet’ diyenlerden değilim, ‘evetçiyim’ doğrudan” dedi bir söyleşisinde. Osman Can’ın kendisini kandırdığını söylüyor ardından. Pusulası karga olan misali! “Enayilik etmişim” diye ekliyor sonunda. Kandırılmış yani. Demirel’den onur ödülü alırken, Abdullah Gül’ün sofrasına otururken meğer hep askeri vesayete karşı mücadele halindeymiş Adalet Hanım. Ne severim romanlarını. Bir ara yakınlığımız da olduydu. Sonra bunlar çıktı karşıma. Hazin bir durum! Ne yapalım, sevmekten vazgeçecek miyiz bu insanları?
Ara Güler tartışması hızlı oldu sosyal medyada. Meğer ne çok kişinin yaşamına değmiş, elini sıkmış, hatırasında yer almış Güler. Dahası, onun makinesinden gördüğümüz İstanbul nasıl aydınlık, cıvıltılı, yaşanılası bir yermiş? Kim tüketti bu İstanbul’u hızla ve zalimce? Ara Güler bilmez değildi herhalde, betona tapanların kimler olduğunu. Onca keskin gözü olan biri, pis kokuyu aynı hassaslıkla alır. Hele ki uzun ömründe ne tür toplumsal çalkantılara tanıklık etmiştir Ara Bey. Darbeler, öğrenci olayları, işçi hareketleri… Haklıyı, haksızı keskin gözüyle hemen fark eder, işi budur. Neden saray fotoğrafçısı oldu aniden? Kitap özetini bile zorla okuyan RTE’yi, neden kütüphane önünde çekti mesela? Ya da Gezi çocuklarının katledildiği Taksim Meydanı’nı, ramazanda görüntüleyip “Taksim’de Huzur” diye nasıl sunabildi?
Büyük sanatçıların kusurları, yanılgıları da aynı oranda oluyor. Çünkü onlara yüklenen önem, verilen değer yetenekleriyle koşut. Toplumsal ilgi, alkış üstlerine bollukla nasıl boca ediliyorsa, doğal olarak tersi de aynı yoğunlukta oluyor. İnsanların sevgisine talip olunca, kaçınılmaz biçimde sert eleştirilerine de katlanmak zorunda kalırsınız. Sıradan biri hata yapınca, salt kendi yaşamına zarar verir. Oysa toplumsal rolü olan insanlar tarihin akışını etkiler. Gezi’de takındığınız ya da korkudan alamadığınız tavır kimliğiniz olur. Yetmez, tutarlı biçimde bu davranışı sürdürmeniz gerekir. Aniden Yenikapı Ruhuna(!) eklenirseniz, yine olmaz.
Dali’nin büyük ressamlığını tartışacak durumda değilim elbet. Arkadaşı Lorca faşistlerce öldürüldükten sonra, “Bir eşcinsel cinayetine kurban gitti” dediğini bilirim ama; İspanya İç Savaşı’nda Franco’nun yanında yer aldığını aklımda tutarım; onu değerlendirirken 1975’te beş antifaşist genci katleden Franco’yu kutladığını zihnime kazırım. Tarih onun büyüklüğünü yazacağı gibi, kaçınılmaz olarak diğerlerini de kayıt altına alacaktır. (Bir başka sarsıcı örnek Elia Kazan’dır meraklısına.)
Yargıç değilim, kimse için hüküm verme hakkını görmem kendimde. Terazim var ama. Sevgimi esirgemeden vermeye devam edeceğim elbette. Sevgide nesnel ölçü aramak ahmaklıktır. Ancak toplumsal meselelerde kimseyi kayırma hakkımız yok, zaman ölçüyü en güzel biçimde koyar. İlhan Selçuk’tan işitmiştim: “Herkes kendi heykelini yontar” cümlesini. Güç günlerden geçiyoruz, AKP bizi, nasıl bir yontucu olduğumuz konusunda her gün sınava çekiyor!


Yazarın Son Yazıları

Tuz koktuktan sonra! 31 Aralık 2020
Değişim hamaseti! 24 Aralık 2020
Kullar ve yurttaşlar! 21 Aralık 2020
Modern gericilik! 14 Aralık 2020
Paranın dini imanı 3 Aralık 2020
Cin, cemaat, cehalet! 26 Kasım 2020