Vurulduk ey halkım...
• 18 Şubat, Perşembe
Bir öğleden sonra, Uğur’un gömüldüğü yeri görmek istedim. Bir arkadaşımdan rica ettim. Çiçekçiden çiçekler alıp birlikte mezarlığa gittik.
Mezarlığa girdiğim zaman önce algılayamadım. Cenaze günü geldiğimiz yer burası mıydı?! Etrafa baktım. O kadar insan buraya nasıl sığmıştı? Başım döndü.
Elimdeki çiçekleri taze toprağın üzerine koydum.
Kendimi bir boşluğun içinde buldum. Boşluk duygusu etrafımı sardı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, yerçekiminin ayaklarımdaki ağırlığını hissettiğimde, hâlâ mezarın önündeydim. Tekrar etrafa baktım. Onun en çok sevdiği mazı türü çam, mezarının başucunda öylece duruyordu. Yer seçimi gerçekten çok isabetli yapılmıştı. Birkaç adım attım. Bir bayram gününü anımsadım. Eğer Ankara’da isek, hep gerçekleştirdiğimiz mezar ziyaretlerinden sonuncusunda; annesinin, babasının ve Muammer Aksoy’un mezarını ziyaret ettikten sonra, ağır ağır yürüyorduk. Birden durdu; “Ben öldükten sonra mezar taşıma ‘Vurulduk ey halkım unutma bizi’ diye yazılmasını istiyorum” dedi. İçim ezilmişti.
“O nasıl istek! İnsan ancak öldürülürse öyle yazılır” dedim. “Nasıl bir son olur ki?!..”
“Böyle konuşma!..”
Geçmişten gelen görüntülerimiz ve seslerimiz beynimde canlandı. Daha fazla dayanamadım. “Gidelim” dedim. Eve döndük.
4 Nisan 1995
Uğur’un ablası Beyhan Gürson ile davaya yeni savcı olarak atanan Kemal Ayhan’la görüşmeye gittik. “Olayın failleri konusunda bir kanaat elde ettiniz mi?” dedim.
Biraz tereddüt geçirdi. “Uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler … diyeyim” dedi.
“Bunlar bu cinayeti aydaki adamlarla işlemediler ki… Muhakkak buradaki adamlarıyla işlediler. Kim bunlar?!..”
“Büyük ölçüde ulaşmaya çalışıyoruz.”
Cinayetin uluslararası bir boyutunun olduğu, böylece bizzat bir savcı tarafından da doğrulanmış oluyordu.
• 26 Haziran 1995
Savcı Kemal Ayhan eşi ve çocuklarının tatilde olduğu bir sırada evinde ölü bulundu ve cenazesi aynı gün, otopsi dahi yapılmadan Başsavcı Nusret Demiral’ın talimatıyla defnedildi.
• 9 Mayıs 2000
Avukat Turgut Kazan’la İçişleri Bakanlığı’na gittik. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile İstihbarat Daire Başkanı Kazım Abanoz da vardı. Ocak ayında Beykoz’da giriştiği çatışmada öldürülen Hizbullah örgütü elebaşı Hüseyin Velioğlu’nun evindeki bilgisayarların disketlerinde yapılan incelemede Yusuf Karakuş adlı şahsın Mumcu cinayetini üstlendiği anlaşılmıştı. Yusuf Karakuş, Velioğlu’na gönderdiği bir mektupta Tevhit-Selam Grubu’nda iken ayrıldığını, artık Hizbullah’la çalışmak istediğini söylüyor ve referans olarak da daha önce gerçekleştirdiği eylemleri anlatıp “Uğur Mumcu suikastında da görev aldığını” belirtiyormuş. Bunun üzerine operasyon genişletilmiş ve bu noktaya gelinmiş.
Turgut Kazan, Yusuf Karakuş’un itiraflarının yer aldığı, öldürülen Hüseyin Velioğlu’na ait disketteki kayıtların çarpıtma amacıyla kullanılmış olabileceği ihtimaline dikkat çekti.
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ise, “Öyle ise onların ellerini öpmek gerekir. Banka hesap hareketleri ve diğer bulgular araştırılıyor. Bunların hepsi birbiriyle örtüşebilir.”
Hizbullah, PKK ve Asala’nın birlikte eylem yapma kararı aldıklarını, Uğur’un bunu yazılarında anlattığını söyledim. Bu kilidi açıp açamayacaklarını sordum.
Bunun üzerine Hizbullah ile PKK’nin bir araya gelmesinde İran’ın önemli bir rol oynadığını anlattılar. Ben, Sönmez Köksal’ın “Hizbullah diye bir örgüt olmadığını” söylediğini belirtince İstihbarat Daire Başkanı “Ne demek yok!” diye itiraz etti.
“Belki onlarda bu adla değil de farklı bir adla kayıtlıdır. Ama adı her ne ise, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, bana ‘Kurulurken, istihbarat örgütleri de bu oluşumda yer almış, ama sonra kontrolden kaçırmış olabilirler’ demişti” dediğimde “MİT hiç yardım etmiyor” diye yakındılar.
“Hizbullah’ın çözülmesinde gösterilen azim ve gayret, cinayetlerin tüm bağlantıları bulunmaz, arka planı aydınlatılmazsa başarısızlığa dönüşebilir” dedim.
Bakan, “Bir savaş başladı. Olayın arkasında kim var; İran’ı kim destekliyor, onlara da bakıyoruz” dedi.
• Ocak 2002
Ağustos 2000’de başlayan Umut davası, 2002 Ocak ayında sona erdi. Uğur Mumcu suikastı ile doğrudan ilişkili oldukları söylenen üç kişiden ikisi yakalanmış, biri ise hiç bulunamamıştı. Yakalanan, Ferhan Özmen ve Necdet Yüksel ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm oldular. Bombayı yaptığı söylenen kimya mühendisi, Cihan kod adlı Oğuz Demir ise hiç yakalanamadı. Müdahillik dilekçemi okuduğum duruşmada “Yataklık ettimse, polisime jandarmama ettim” diyerek tahliyesini talep eden, Sapanca’da çiftlik sahibi olan yetmiş beş yaşındaki Arif Tarı hemen tahliye olmuştu ve beraat etti. Savcının, Karakuş’a baskı yaparak Uğur Mumcu cinayetini üstlenmesini sağlamaya çalışmaları nedeniyle dava açtığı polisler, yargılandıkları davada beraat ettiler. Polisler beraat ettiklerine göre, bizim olayımızdaki gerçekler neredeydi?
Ecevit: Duvara çarptım
• 18 Eylül 1997
Ecevit’e randevu talebimi birkaç kere yinelemiştim. Nihayet 18 Eylül öğleden sonrası için randevu verdi. O sırada Başbakan Yardımcısı idi. Onunla da makamında görüştük. “Sayın Ecevit” dedim, “Bu ülkede kontrgerillayı telaffuz eden ilk siyasetçi sizsiniz. Şimdi de başbakan yardımcısısınız. Bizim size neyin ne olduğunu ne olmadığını söylememiz gereksiz. Eşimin öldürülmesinin soruşturulabilmesi için sizden de yeniden destek ve gerekli girişimlerde bulunmanızı rica ediyorum.”
“Ben Uğur Beyi severdim” dedi, “Bana yapılan suikastı, ardındakileri araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu.”
Doğrusu ne diyeceğimi şaşırmıştım. Beklemediğimiz birinden hiç düşünmediğiniz bir sözle karşılaşınca bazen kalakalırsınız ya, sözün bittiği noktalardan biriydi bu da!!..
Bulun ulan denmiyor
• 13 Nisan 2000
Olay yeri inceleme ekibinden Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Uğur Badem telefon edip ziyaret etmek istediğini söyledi. Vakfa davet ettim, geldi.
Çalışmalarına devam ettiklerini, araştırmalarını sürdürdüklerini söyledi. Ama biraz sıkıntılı bir hali vardı. “Güldal Hanım, bize bulun diyorlar” dedi.
“E başka ne söyleyeceklerdi ki” diye sorunca, “Bulun ulan! denmiyor. MİT, Emniyet, siyaset arkamızda tam durmuyor” diye cevap verdi. Gene aynı yere gelmiştik. Huzursuz adamın yüzüne baktım ve “Çözseniz de çözmeseniz de benim için bu olay bitmiştir” dedim.
“Nasıl yani?!” diyerek hayretle yüzüme baktı.
“Devletin içinde bir kırılma var. Dramatik bir kırılma… Yok mu?”
“Var.”
“İşte bu olayı gerçekten tüm bağlantıları ve ayrıntılarıyla çözerseniz bu kırılmanın biraz düzelip, olayların bu ülkenin yararına gelişeceğini; tüm bağlantıları ile ortaya çıkarıp çözmezseniz her zaman olduğu gibi bu ülkenin çıkarlarını pek dikkate almayanların kazanacağını ve kırılmanın daha da derinleşeceğini düşünüyorum” dedim.
“Biz elimizden geleni yapacağız” diyen mutsuz ve huzursuz adamı yolcu ettim.
• Nisan-Mayıs 1993
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ile görüşmek istedim. O sırada Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri olan Timur Erkman’ın Mülkiye’den arkadaşı olduğunu da öğrenince Erkman’dan görüşme isteğimi müsteşara iletip iletemeyeceğini sordum. Bir süre sonra Timur Erkman aradı, görüşmeyi kabul ettiğini söyledi. 1993’ün son aylarının birinde, bir akşam Erkmanların evine gittim.
Nezaket cümlelerinden sonra, Köksal yanıma gelerek, yavaş bir sesle “Sizi temin ederim ki hanımefendi, benim başında bulunduğum teşkilatın, eşinizin öldürülmesi olayıyla bir ilgisi yoktur” dedi. “Teşkilatınıza hâkim misiniz beyefendi?” diye sordum. Sorumun ardından alnında beliren iri ter damlalarına gözüm takıldı. Boncuk boncuk terlemenin ne demek olduğunu böylece görmüş oldum.
“Bu nasıl bir soru böyle!..” deyince, “Uğur öldürüldüğünde teşkilatın başına geçeli daha 3 ay olduğu için böyle sordum” dedim. “Tabii ki hâkimim, öyle diyorsam öyledir” dedi. “Bu suikastı siz nereye bağladınız? Bir araştırma yapmışsınızdır, nasıl bir sonuca ulaştınız? Ne var bu olayın arkasında, onu öğrenmek istiyorum” dedim.
“Bir dış ülke diyebiliriz.”
“Sönmez Bey, bu işi açıkça konuşalım. Bu ülke hangi ülke ve nasıl bir bağlantı olduğunu söyler misiniz” dedim.
“İran, diyebilirim.”
“Peki, o zaman Sönmez Bey, sizi hangi veriler ve hangi bulgular İran’a götürdü? Ne sizi İran’a götürdü bu olayda?”
“Sezgilerimizle ulaştık.”
“İran’ın arkasında kim var?”
“Bilmiyorum. Hem ayrıca, bir tek faili meçhul cinayet eşinizinki değil ki Güldal Hanım. Bir sürü faili meçhul cinayet oluyor.”
Basında, Batman’daki cinayetleri Hizbullah adlı bir örgütün işlediği gündeme getiriliyordu. Sordum:
“Basın da bu yönde haberler çıkıyor. Batman’daki cinayetlerin arkasında Hizbullah örgütü mü var?”
“Hizbullah adında bir örgüt yoktur.”
İçimden Geçen Zaman/ 2
Yazarın Son Yazıları
Saray’a göre, Venezüella’da bir şeyler yaşanıyor ama kim kime ne yapmış belli değil.
Mutlaka duyumsuyorsunuzdur.
Faşist 12 Mart cuntasının Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay’ın o sözünü bir kez daha anımsayalım önce...
Saray’ın denetim ve gözetiminde yürütülen İmralı ve PKK pazarlığına ilişkin DEM’in hazırladığı rapor, ABD’nin sömürge valisi Tom Barrack’ın Türkiye’nin başına geçirmek istediği çuvalın çuvaldızı niteliğini taşıyor.
Milyonların acısına neden olan ABD işgali sonrası Irak’ta bir Amerikan mandası kuran feodal aşiret reisi Mesut Barzani’nin Şırnak’ta devlet töreni ile karşılandığını biliyoruz.
Ülkenin batısında belediye başkanlarından gazetecilere kadar birçok kişi cezaevlerine atılmışken doğusunda çok düşündürücü gelişmeler oluyor.
CHP’deki kimileri dahil, herkesin dilinde bir “eşit yurttaşlık” sözüdür, gidiyor.
Öcalan’ı “önder” diye niteleyen MHP lideri Devlet Bahçeli, gerekirse tek başına İmralı’ya gitme peşinde olduğunu belirterek kendince bir ısrar içinde.
Futboldaki bahis bataklığına yönelik operasyonlarda eski Kasımpaşaspor Başkanı Mehmet Fatih Saraç ifadesi alınıp hemen birkaç saat sonra serbest bırakıldı.
Saray’ın şahin takımından Mehmet Uçum, “Türkiye’nin bekası olan Cumhur İttifakı ile oynamayın, tutmaz” diyor. Cumhur İttifakı milliymiş, dahası kurucu ittifakmış.
Bu ülke çok sıkıyönetim gördü, ancak sivil sıkıyönetimi ilk kez yaşıyor.
Kıbrıs’ı Çürütme Göstergesi
Dünya sömürgenlerinin, Ortadoğu’da kirli-kanlı oyunları hiç bitmez.
Nereye varacaklar böyle?
Hanedan jetinde gezen uçan gazeteciler vardır; soru soramazlar; belleri, boyunları bükük tutanak tutarlar.
Özgür Özel, CHP’nin içini karıştırmaya yönelik kararı veren İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi yargıcı için ne demişti?
Şekspir’in Hamlet’indeki ünlü “Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda” repliğini alıp bugüne getirin Türkiye’nin başına koyun, cuk oturur.
Sattılar savdılar, perişan ettikleri ülke ekonomisine para bulabilmek için halen satmaya da devam ediyorlar.
12 Eylül 1980, yurt, can ve demokrasi kırımının günüdür.
O fotoğrafları içime sindiremiyorum.
Cumhuriyetin ölüm kalım mücadelesi
Süreç dedikleri şeyi başlatan MHP lideri, pazarlık yapılmadığını söylüyor, ancak öbür yana bakıldığında durum hiç de öyle gözükmüyor.
Epeydir bir Karagöz-Hacivat oyunu içindeydik.
Odak, sevgisizlik sözcüğünde.
Türkiye bir çukur içinde debeleniyor.
Üniter yapı ile dertleri var. Ulus ve yurttaşlık tanımıyla didişiyorlar.
Anayasa değişikliği istekleri, uygar Cumhuriyeti kurmuş CHP’ye yönelen baskılar, İmralı’daki ile pazarlıklar...
Bize barıştan ve kardeşlikten söz edenlere bakınca İmralı’dakinin PKK’yi hangi koşullarda kurduğunu anımsamak gerekiyor.
Bir yanda terör örgütünün üç beş silahı teslim etme törenleri düzenlenirken diğer yanda İmralı’daki büyük büyük konuşmalar yapıyor, “komünalist yoldaşlık hareketi”nin son aşamasını açıklıyor!
Ankara’daki yüksek gerilim, Türkiye’yi sonu belirsiz bir siyasi ve sosyal ortama sürüklüyor.
Yinelemeye gerek yok: Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasından bu yana, Saray iktidarının pekiştirilmesine, dolayısıyla ülkenin dünya egemenlerinin sözünden çıkmayan bir tek belirleyici tarafından yönetilmesini sağlamaya yönelik gelişmeler yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.
Mehmet Uçum, Türkiye’de siyaseten yaşanan kurguların ardında yer alan Saray’daki şahin takımının başı olarak nitelendiriliyor.
Abdülhamit dönemine benzer istibdat jurnalciliğine soyunan başdanışman Oktay Saral’ın son açıklamaları, Saray’da solunan havayı özetliyor.
Devlet Bahçeli, “Bir kurucu anayasa anlayışı içerisinde yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu kabullenilmelidir” diyor.
Cumhuriyet okuru bilinçlidir, ufukludur, kül yutmaz...
Beklenen oldu: Saray’ın yeniden seçilme uğruna CHP’ye boyun eğdirmek, diz çöktürmek için kurguladığı “iç kavga” çıkarmaya yönelik senaryosu çerçevesinde, Özgür Özel’in CHP genel başkanı seçildiği kurultay hakkında dava açıldı.
Yaşananların tek bir nedeni, anlamı, gerekçesi var: Saray’daki AKP’li, Saray’ından kesinlikle ayrılmak istemiyor.
“Türkiye Yüzyılı”, Cumhuriyetin 100. yılında, Saray’ın propaganda bakanlığının 1923 Devrimi’ni sözüm ona yok saymak için türettiği bir söz.
Siyasi dinciler, etnikçi Turancılar ve etnikçi ayrılıkçılar, Türkiye’yi bir “sayım, suyum yok” mızıkçılığına doğru sürüklüyorlar.
Tüm dünyaya bağımsızlık savaşının nasıl verileceğini göstermiş, ortaçağda donmuş kalmış bir toplumun nasıl uygar bir ulusa dönüşebileceğini kanıtlamış, yaptığı atılımla dünya devrimler tarihine geçmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin yazgısına bir bakın: