Türkiye’de demokratik siyasal ve toplumsal muhalefet Tayyip Erdoğan iktidarı tarafından yok ediliyor. Bu şekilde, keyfi ve baskıcı iktidarlarını süresiz biçimde sürdürmeyi garanti altına aldıklarına inanıyorlar. Çünkü muhalefet (alternatif iktidar) yok olursa kendilerine karşı çıkabilecek kimsenin olmayacağını biliyorlar. Bu durum yalnızca bize özgü değildir; İran, Afganistan, Kuzey Kore, Venezuela gibi ülkelerde de aynı baskıcı iktidarlar vardır. Diktatörlüklerin doğası budur.
DİKTATÖRLÜĞE GİDEN YOL
Yukarıda örnek verdiğimiz ülkelerin her biri farklı tarihsel ve kültürel arka planlara sahip olsa da izlenen yol benzerdir. Buralarda önce yargı bağımsızlığı aşındırılır, ardından medya denetim altına alınır. Sendikalar, meslek örgütleri ve üniversiteler etkisizleştirilir, yok edilir. Siyasi muhalefet ya kriminalize edilir ya da işlevsiz bir vitrine dönüştürülür. Böylece iktidar, kendisini denetleyebilecek tüm mekanizmalardan kurtulur. Yıllarca süren baskı politikaları, itiraz kanallarını adım adım kapatır.
Bu bağlamda elbette -Türkiye dahil- tüm bu rejimlerde seçimler yapılmaya devam eder ancak bu seçimler, gerçek bir seçenek sunmadığı için demokratik değildir; seçimler yalnızca baskıcı iktidarlara meşruiyet gösterisi/maskesi işlevi görür. Ayrıca diktatörlüklerin diğer bir belirgin ortak özelliği de toplumu yalnızlaştırmalarıdır. İnsanlar örgütlü yapılardan koparıldıkça korku bireyselleşir, çaresizleşir, itiraz edemez duruma gelir. Herkes yalnızca kendi başına kalır ve bu yalnızlık, iktidarın en etkili yönetim aracına dönüşür. Tek tek bireyler, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar, baskı aygıtları karşısında savunmasızdır. (Birlikten kuvvet doğar durumunu diktatörler çok iyi bildikleri için bunu yok ediyorlar).
İTİRAZ HAKKI
Yukarıdaki işyelişin doğasının bir sonucu olarak Türkiye’de AKP iktidarı yıllardır demokratik muhalefeti zayıflatmayı sistematik bir politika haline getirmiştir. Muhalefet partileri ve siyasetçiler yoğun baskı altındadır. Yerel yönetimler merkezi idare tarafından kuşatılmakta, seçilmiş belediye başkanları görevden alınmaktadır. Medyanın büyük bölümü iktidar denetimine girmiş, eleştirel sesler bastırılmaya, susturulmaya çalışılmıştır. Bu sürecin en tehlikeli sonucu, toplumda yayılan umutsuzluk duygusudur. “Nasıl olsa bir şey değişmez” düşüncesi, baskıcı rejimlerin en çok beslendiği psikolojik iklimdir. İnsanlar siyasetle ve hak aramayla bağlarını kopardıkça, iktidar neredeyse hiçbir dirençle karşılaşmadan yol alır. Ve elbette bu haksız/baskıcı durum ülkeyi kültürel ve ekonomik olarak zayıflatır.
Oysa tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor: En güçlü görünen diktatörlükler bile, örgütlü ve kararlı demokratik muhalefet karşısında kalıcı olamamıştır. Demokratik muhalefet yalnızca siyasi partilerden ibaret değildir; sendikalar, meslek odaları, kadın hareketleri, çevre örgütleri ve bağımsız medya bu yapının temel unsurlarıdır. Bu unsurlar zayıflatıldığında toplum sarsılır; tümü ortadan kaldırıldığında ise halk bütünüyle korumasız kalır. Yani buradaki temel mesele, konuşabilen, yazabilen ve itiraz edebilen bir toplum kalmayacağıdır.
Bugün kendimize sormamız gereken soru nettir: “Sessizliği mi seçeceğiz, yoksa itiraz hakkını ve demokrasiyi savunmaya devam mı edeceğiz?”.
DR. İBRAHİM ÇAKMANUS
MAKİNE MÜHENDİSİ