Anlamsız dediğimiz şey çoğu zaman dünyaya değil, dünyayla kurduğumuz kopukluğa aittir. Saçma diye işaret ettiğimizde, bir olguyu değil, kendi kavrayışımızın sınırına çarpışımızı adlandırırız. Dil burada gerçeği açıklamaz; onu askıya alır. Anlamın geri çekildiği yerde, geriye kalan şey varlık değil, onunla kurulamamış ilişkidir.
Varlık, kendisini her zaman bir düzen içinde sunar. Bu düzenin akla yatkın olması gerekmez; fakat bütünüyle rastgele de değildir. Bir şey varsa, bir yere tutunur. Mutlak mantıksızlık ancak yokluğa atfedilebilecek bir sıfattır; oysa yokluk, var olanın karşısında duran, bir çeşit onun zıddına dönüşen bir şey değil, düşüncenin ürettiği soluk bir sınır ötesi, betimsiz bir alandır.
Yokluğu, varlık üzerinden kurarız. Onu, kavrayamadığımız şeylerin üstüne örttüğümüz bir örtü gibi düşünürüz. Bu nedenle yokluk ne somuttur ne de soyut; o ikisinin de dışında, zihnin kendini düzenleme biçimlerinden biridir. Varlık ise hem taş kadar ağır hem de düşünce kadar hafif olabilir. Sayılar, kavramlar, ilişkiler; hepsi, dokunulamaz oldukları hâlde algı dünyamıza dahildir.
KÖPRÜ YIKILDIĞINDA...
Anlam da böyle kurulur. Anlam, nesnelerin içinde hazır bekleyen bir öz değil; ilişkiler arasında kurulan bir köprüdür. Köprü yıkıldığında, altından akan şey anlamsızlık değildir; yalnızca onun sayesinde gerçekleşen geçiş kesintiye uğramıştır. Saçma dediğimiz şey, çoğu zaman henüz tamamlanmamış ya da çoktan yıkılmış bir anlamın hafriyatı ya da enkazıdır.
Bu yüzden saçmalık, varlığın değil, kavrayışın problemidir. Şeyler arası ilişkiler çözüldüğünde, bağlar koptuğunda, dünya değil; düşünce dağılır. Saçma, sentez kuramayan zihnin dilidir. Nesnelliğin değil, alımlamanın biçimsizliğidir.
Bir olgu karşısında “doğru” ya da “yanlış” demek ise başka bir eşiğe aittir. Burada artık anlamdan değil, tutumdan söz ederiz. Olgunun varlığıyla değil, onunla kurduğumuz mesafeyle, ona göre yönümüzle ilgileniriz. Bu mesafe, gerekçelendirildiği sürece düşünsel bir biçim kazanır. Gerekçesizleştiği anda ise yargı, düşüncenin yerine geçer.
EKSİK KALAN KAVRAYIŞ
Doğruyu tekilleştirmek, düşünceyi rahatlatır ama onu sağaltmaz. Çünkü düşünce, çoğulluğun içinden geçerek ilerler. Bilim bile kendi doğrularını mutlaklık iddiasıyla değil, geçicilik bilinciyle taşır. Paradigmalar değişir; gerçeklik yerinde kalır. Bu nedenle anlamak ile benimsemek arasındaki fark, düşüncenin nefes aldığı aralıktır.
TANIDAN YOKSUN, ANLAYIŞTAN KOPUK
Anlamadığımız şeylerle savaşamayız. Dışlanan, yok sayılan, “saçma” diye kenara itilen her olgu, varlığını başka biçimlerde sürdürür. Tanı koymadan başlatılan mücadele, yalnızca gürültü üretir. Oysa anlamak, çoğu zaman uzlaşmak değildir; ama her zaman başlangıçtır.
Anlayışsız tanılar, düşünceyi hızlandırır fakat yönsüzleştirir. Boşuna verilen mücadelelerin ortak noktası da budur: Dünya değil, kavrayış eksik kalmıştır.
Olay ve olgularla kurduğumuz ilişkinin düzeyi, onlara ne kadar hızlı hüküm verdiğimizle değil, ne ölçüde anlamaya sabrettiğimizle belirlenir. Anlamadan verilen hükümler, düşünceyi keskinleştirmez; yalnızca onu daraltır. Bu nedenle düşünsel olgunluk, doğruların çokluğunda kaybolmak değil, yargıdan önce kavrayışı işletmeyi öğrenmektir. İnsan, doğayla ve toplumla ilişkisini ancak bu yöntemsel mesafeyi koruyabildiği ölçüde derinleştirir. Aksi halde mücadele, tanıdan yoksun; tanı ise anlayıştan kopuk kalır ve her ikisi de kendi boşluğunda tükenir.
FERRUH TUNÇ
ŞAİR