Savcılık kaç gündür aranan ama bulunamayan gazeteci Alican Uludağ’ın son çare olarak derhal yakalanarak mevcutlu olarak İstanbul’a getirilmesini istedi. Kaçabilirdi... 30 polisle Alican’ın evi basıldı. Alican evdeydi; evi alt üst edildi. Kelepçeler takıldı ve aranan kaçak adam İstanbul’a getirildi.
***
Yani böyle mi oldu? Savcılık Alican’ı aradı bulamadı da 30 polise evini mi bastırdı? Alican’ın kaçak olduğuna ilişkin bir açıklama mı yapıldı da kimsenin haberi olmadı?
***
Tabii ki hayır.
***
Peki Alican’ın sanki kaçakmış gibi, çağrılmış ama gitmemiş, bulunamamış gibi, ağır silahlı teröristlerin gizlendikleri ve ihbar üzerine yaşadıkları yere, evine baskın yapılıyor gibi, 30 polisle evine baskın yapılarak gözaltına alınması ne demek?
Bizzat dezenformasyonun ta kendisini uygulamalı olarak savcılık ve Emniyet herkesin gözü önünde yapmış olmuyor mu?
***
Tabii ki... Sevgili arkadaşımız Alican Uludağ ağlayan iki çocuğunu arkada bırakarak adeta karga tulumba İstanbul’a, emri veren sayın savcıların önüne çıkarılıyor.
Savcılık suçlarını okuyor, ifadesini alıyor, sonra cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla mahkemeye sevk ediyor. Mahkemenin görevi de tabii ki tutuklamak.
***
Adalet Bakanlığı’na bir öneride bulunuyorum: Adliyeyi, hâkimleri, mahkemeleri boşuna meşgul etmeyin. Savcılara aynı zamanda tutuklama hakkı (yargıçlık görevi) verin. Ve bir de mahkeme müsameresi yapılmasın.
Bu hakkı verirken artık bir şey uydurursunuz, mesela “acil durum gereğince” gibi...
Ayıp oluyor bu ülkeye karşı.
***
Alican yıllardır yargı olaylarını dört dörtlük izleyen, araştıran ve haberleştiren bir arkadaşımız.
Evet yaptığı haberler mekanizmanın canını çok sıkıyor bazen.
Adaletsizlik sırıtıyor “adliye sarayları”ndan.
Usulsüzlükler, hukuka aykırı işlemler ve işler o saray binalarından dışarı dökülüyor.
Gazeteci tüm bu haberleri yaparak hem sanıkların doğru yargılanma haklarını zımnen savunuyor hem de insanların haber alma hakkına hizmet ediyor.
Bir şey daha yapılıyor aslında, savcılığın ve Adalet Bakanlığı’nın farkında olmadığı: Kendilerine haksızlık ve hukuksuzlukları düzeltme şansı veriyor.
Yoksa neden Türkiye hukukun üstünlüğü endekslerinde durmadan en geri ülkeler arasına akıp gitsin ki...
***
Bu endeksler ülke için yüz karasıdır. Ülkenin dünyada itibarının yerle bir ediliyor olmasıdır.
İtibarsız bir ülke görünümü, yurttaşın da aşağılanması anlamına gelir.
***
Ama ne yazık ki bakanlık ve atadığı savcılar öyle düşünmüyor.
Tersine, “Bu haberleri yapma kardeşim, yoksa tutuklatır içeri atarım… Çoluk çocuğun da arkanda ağlar” diyor adeta.
Gazetecilere gözdağı vere vere bir hal oldunuz.
Adım adım gittiğiniz yer, gazeteciliği yasaklama noktasıdır.
Boşverin anayasayı. Orada yazılan “Basın hürdür, sansür edilemez” lafının da iktidarınızda bir anlamı kalmamıştır. Fiilen “Basın hür değildir, yasaklanabilir” pozisyonunda hareket ediyorsunuz.
Nasılsa sizleri denetleyecek mekanizmaları da ortadan kaldırdınız.
Her şey sizsiniz...
Gönlünüzden, özellikle iktidara muhalif gazeteciliği yasaklayacak bir yasa olsa ne güzel olur geçiyor.
Ama bunu yapmak yerine hakaret etti, yanlış yalan haber yaydı suçlamalarıyla evlere baskın yaparak içeri atıyorsunuz sırayla...
Gazetecileri tabii ki yargılayabilirsiniz.
Ama azılı terörist, seri katil uygulamalarıyla evlerini basamazsınız.
Adam gibi bir telefon edersiniz, hepsi tıpış tıpış size gelir...