Pınar Öğünç

Savaşa, yoksulluğa ve israfa karşı sofra

04 Aralık 2016 Pazar

Akşamın erken saatlerinde, uzaktan görenin manaya yoramayacağı bir kalabalık yürüyor Tarlabaşı’nın boş arka sokaklarından. Önde iki-üç kişi üst üste dizilmiş dev alüminyum tencerelerle dolu büyük market arabasını itiyor. Kar habercisi soğukta tencerelerin aralık kapaklarından sızan buhar daha çok görünüyor. Birinin kucağında katlanır bir masa, birinin ellerinde su dolu şişeler. Daha kolay taşınır diye, mandalina dolu bir kasayı simitçi gibi kafasına oturtmuş diğeri. Böyle on-on beş kişi Tünel’e doğru yürüyor hoşbeş ederek. Market arabasının önünde Bombalara Karşı Sofralar yazıyor. Birkaç da slogan: “Yoksulluk şiddetin biçimidir ve yemek bir ayrıcalık değil haktır”. Az sonra Tünel Meydanı’na kuracakları sofradan elleriyle yaptıkları yemekleri dağıtacaklar. Tecavüz kültürü mü, savaş mı, mülteciler mi, o çarşamba konu neyse bir de bildiri... Kim bu çoğu yirmilerindeki gençler?

‘Çıkma’ sebzenin izinde

Dünyada benzer gayeli eylemliliğin tarihi 1970’lere, 80’lere uzanıyor (Food Not Bombs); uzun ömürlü olamadıysa da Türkiye’de 2004’te denenmiş. Bombalara Karşı Sofralar’ın (//foodnotbombs- istanbul.tumblr.com) kökeninde ise bir tür Gezi enerjisi var. Dayanışmayı, anti-otoriter işleyişi ve hayvan özgürlükçü yaklaşımı esas görüyorlar. 2013’ün Aralık ayında yaptılar ilk yemeklerini, üzerine 96 sofra daha kuruldu.

Tıpkı bugün gibi önce “toplamaya” çıktılar. Marketleri, manavları gezerek “çıkma” sebze sordular, bereli patlıcanlar, belki az pörsümüş domatesler... Fırınlardan artık satamayacakları ekmekleri istediler. Hiçbir malzemeye para verilmedi. Sadece dayanışma kutusundan gelen parayla yağ ve salça satın alınmış. Malzemenin “çöpten” çıkması gerekli, zaten “çöp”e dair düşünmeye çağırıyorlar. Hayvan özgürlükçü bir hareket olarak sadece vegan yemek yapıyorlar. Bu “frigan” (freegan) kolektifin temel sloganı şu: “Savaşı, yoksulluğu körükleyen devletlere, israfa, doğa, hayvan sömürüsüne ve tüketim kültürüne kazan kaldırıyoruz!” İzmir’de, Ankara’da benzer politik çizgide otonomlar da var.

Her hafta 200 kişilik grupta malzeme toplama, yemek pişirme, dağıtma ve sonra bulaşıkları yıkama evreleri için kimlerin gönüllü olduğuna dair yazışılıyor. Set fotoğrafçılığı yapan 28 yaşındaki Özge, pişirdikçe yemek konusunda maharetlerinin arttığını söylüyor. Mönü, bulunan sebzelere göre şekilleniyor. Örneğin o gün pırasa pişirilmişti, bir de karnabaharlı patlıcan. Salata, mandalina ve önceden tek tek soyulmuş kivi de vardı. Zamanla bazı manavlar artık dertlerini anlamış, kendileri ayırıyormuş çıkma sebze- meyveyi. Büyük süpermarket zincirleri son kullanma tarihi gelmiş ürünleri yönetim kuralları gereği imha ettiğinden, çöp konteynırlarına bile ulaşmıyormuş malzeme. Bu da sistematik bir israf zinciri onlara göre.

Arkanızda kim var?

Yemek dağıtırken sık duydukları cümleler var. En çok gerçekten bedava olduğunu anlatmakta zorlanıyorlarmış. Bir devamı da, yaptıklarının politik tercihlerden müteşekkil bir eylem değil, aile terbiyesi almış parlak gençlerin bir hayır işi gibi algılanması. Bunun bir tür “yardım” olmadığını izah etmeye çalışıyorlar. Çıkma ve çöp kelimelerini duyunca temizliğe dair sorular işitiyorlar. Bir de “Arkanızda kim var?” sorusu. İç / dış bir mihrakla özdeşleştirme çabası dışında, sol örgütlülükten gelenlerin “Kimlerdensiniz?” merakını anıyorlar bir de. 

Sistemi radikal biçimde değiştirmeye inanıp ama aynı zamanda bunun mümkün olmadığı karamsarlığında kaybolanlar onlara göre “eski tip siyaset” yapıyor. 27 yaşındaki İrem babasını örnek veriyor. Psikoloji bölümünde okuyan Sinan da lineer şekilde ilerleyeceği varsayılan, güçlenip iktidarı ele geçirmeye odaklı devrimci anlayışı gerçekçi bulmadıklarını söylüyor. “Belki de önemli olan akşam ne yediğin ya da nasıl sevdiğin, etrafındakilere nasıl davrandığın. Belki gerçekten asıl olan patlıcandır” diyor. Hayvan özgürlükçü hareketin genelde işittiği “Bunca şeyin ortasında derdiniz hayvanlar mı?” yaklaşımını kinayeyle anıyor. Üç senedir sürdürmeyi başardıkları bu sofraları da “bunca şeyin ortasında” tali bir orta sınıf meşgalesi gibi algılamayı tercih edenlerden hazzetmiyorlar.

Hayatı küçültmek gerekli

Mühendislik okuduktan sonra kendine göre olmadığına karar veren ve şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nde Çeviribilim Bölümü öğrencisi olan 25 yaşındaki Belemir, genel olarak hayatı küçültmenin, tüketimi azaltmanın öneminden bahsediyor. Mümkün oldukça ulaşımı otostopla çözüyor, yanında hep atıştıracak bir şeyler taşıyor. İnfial’de doğal yöntemlerle temizlik malzemeleri üretimi, belli ilaçlar yerine nasıl doğal çözümler üretilebilir konularında atölyeler de yapılıyor. Kendilerini değiştirmelerinin önce ailelerine, sonra birlikte yaşadıkları insanlara da illa yansıdığından söz ediyorlar. Kolektife katılmak için vegan olma şartı yok ama katılanların zaman içinde kendiliğinden vejetaryen ya da vegan olduğunu da gözlemlemişler. O gün ekipte vegan olmayan da vardı örneğin. Bir ara İnfial içinde gezinir, kütüphaneye, afişlere, graffitilere bakarken bir gencin “Ben bugün ilk kez geldim, ne yapayım?” diye sorduğunu duydum uzaktan. Sonra o genci kivi soyanlar arasında gördüm. Bana seslendi: “Sen yeni mi geldin, açsan şurada esmer pirinçten pilav var.” En fazla yarım saat geçmiştir.

Ne sömürüsü ne katliamı

Şimdiye kadar farklı noktalarda kurulan sofralara sivil polislerin yanaşıp amaçlarını sormuşlukları ya da uzaktan izlemişlikleri vaki. Fakat OHAL koşulları bilhassa İstiklal Caddesi’nde her tür eylemi güçleştirdi. Bir-iki hafta evvelki yemek dağıtımı sırasında içinde “başkanlık” geçen bir slogan, polislerde hararetin yükselmesine neden olmuş örneğin.

Takip ettiğimiz Tünel’deki dağıtımda da birden bir sivil polis hiddetle belirdi. “Yemek verin tamam da, ne sömürüsü, ne katliamı, öyle şeyler söylenir mi ya” diye çıkışıyordu. “Hayvan katliamı yapılmayan, hiçbir insanın ve hayvanın sömürülmediği sofra” diye bağırmaları sigorta attırmıştı. “Katliam” ve “sömürü” hassas kelimelerdi.

İnsanlar yemek almaya başlayıp içinden “yüreğinize sağlık” da, “Allah razı olsun” da geçen cümlelerle sohbet başlayınca polisler de sakinleşti. Hatta “Bu yemeklerde et yok mu? Hiç mi yok? Niye yok? Ben et seviyorum ama...” nevi bir diyalog aktı.

Ekipten birine “Neden bomba diyorsunuz” diye de soru gelmiş bir sivil polisten. Dünyada silahlara aktarılan para miktarı ve açlık üzerine muhabbet başlamış sonra...

AVM önünde takas pazarı

Bombalara Karşı Sofralar ekibinin türlü etkinliğin içinde olmak dışında sofralar için mutfağını kullandığı Tarlabaşı’ndaki anarşist merkez İnfial’in bir köşesinde çeşit çeşit kıyafetin asılı olduğu bir askılık mevcut. Arada birileri gelip bir şey deniyor, uyarsa alıyor. Belki başka bir zaman ihtiyaç duymadığı bir kıyafeti oradaki askılığa bırakacak demek bu.

Bombalara Karşı Sofralar’ın tüketim temayüllerine getirdiği eleştirinin bir veçhesi de takas pazarları. Beyoğlu, Galatasaray Meydanı dışında, daha önce birtakım “shopping” festivalleri girişinde yahut ölçekte dünyanın en büyüklerinden sayılacak alışveriş merkezlerinin önünde takas pazarı açmışlıkları var. Daha çok ve daha düşük maliyetli üretim için emek sömürüsüne ve insanca olmayan çalışma koşullarına ihtiyaç duyan hazır giyim endüstrisine bireysel bir söz söylemenin yolu olarak görüyorlar bunu. Örneğin ekipten İrem, üç yıldır kendisine giyecek hiçbir şey satın almamış, takasla çözüyor.

Kamuya açık alanlarda açtıkları bu pazarlardan örneğin bilabedel bir kazak alanın hemen o an bir şey vermesi gerekmiyor; bunu şart koşmuyorlar. Bunun mümkün olabildiğini göstermenin, tüketim alışkanlıklarını ve sadaka kültürünü gözden geçirmenin önemli olduğunu söylüyorlar. Kaldı ki buralardan kıyafet alıp daha sonra İnfial’e kendi ihtiyaç fazlası kıyafetlerini bırakan da çıkmış. Yapıp ettiklerinde “bir kişinin dahi” fikrini değiştirmenin kıymetine inanmışlar. Böyle devam ediyorlar.

 

 

 


Yazarın Son Yazıları

Bir tava bir kepçe 19 Nisan 2017
Hitler'li iki tespit 4 Nisan 2017