Pınar Öğünç

'Tek medya, tek akademi, tek hukuk'

03 Şubat 2017 Cuma

Doç. Dr. Esra Arsan, 18 yıldır çalıştığı Bilgi Üniversitesi’nden istifa etti. Gazetecilikten gelen, bunun dersini veren Arsan’la bugünün akademisini ve medyayı konuştuk.

- İktidarın akademiye baskısı yoğunlaşarak artarken, dillendirilen direniş yöntemlerinden biri kalan pozisyonları sonuna kadar savunmak oldu. Diğer yanda bu çarkı toptan red gibi bir protesto var. İstifaya giden süreçte bunlar nasıl dolandı kafanızda?

Benim açımdan durum Barış İçin Akademisyenler (BAK) sürecinden önce kötüleşmeye başlamıştı. Son ikiüç senedir sosyal medyada gördüklerimize benzer, benim “troll-öğrenci” diye tarif ettiğim bir tip oluştu.

- Nasıl bir öğrenci tipi bu?

Bir şekilde üniversiteye girmiş ama aslında o vasfı tutturamayan, bununla birlikte kampuste hükümetin polisliğini yapan öğrenciler. Hocanın ders sırasında sesini, görüntüsü kaydetmeler, ihbarlar... Derste iktidarı eleştirdiğine dair soruşturma açılması için hocayı okul yönetimine ihbar dışında medyaya şikâyet de var bunun içinde. Örneğin bir öğrencim beni Akit gazetesine şikâyet etmişti ve sonra da Akit muhabiri tarafından tehdit edildim. Başka üniversitelerde, başka arkadaşların da başına geldi. Bu bende hem gerginlik, hem üzüntü yaratmıştı çünkü derse girerken öğrenciyle ilişkide daha önce yaşamadığımız bir güvensizlik tesis ediyordu. BAK süreci daha yıpratıcı oldu. Kurumların direnç gösterememesi, imzacı olmayan bazı akademisyen arkadaşların sessizliği hatta suçlar tavır takınması benim için ayrıca can acıtıcıydı. Makale yazalım, fon alalım, kıdem alalım, maaşımız yatsın diyen bir akademisyen grubu da var. Her şeye rağmen beş sene öncesine kadar akademi benim için devam edilebilir, üretilebilir bir alanken, artık tam tersi tüketici, moral olarak geriletici bir hale gelmişti. Sistem tatmin etmiyordu; bir birikimdi. Kurumumla kavgalı ayrılmadım. İstifamı verdim, onlar da kabul etti.

Toptan çürüme

- Sistemin dışına böyle bir protestoyla dahi çıkmanın, tam istendiği gibi sizi pasifize ettiği kuşkusuna kapıldınız mı?

Çok küçük. Ama keşke sistem bu derece iğdiş edilmeseydi de içinde yer alsaydık. Basının boyun eğişi gibi, aynı iş dünyasının, adalet-yargı sisteminin boyun eğdiği gibi, akademi de boyun eğiyor. Bir emirle rektörler istifa ediyor, dekanlar görevlerini bırakıyor. Kime soruşturma açılacak, kim atanacak, kim atılacak iktidar karar veriyor. Neoliberal sistemin yarattığı ekonomik ve sosyal anlamdaki çürüme, entelektüel çürümeyle bir araya geldi. Kendi dinamiklerini kaybetmiş, gücü elinden alınmış böyle bir akademi olabilir mi?

- Kamu hakikat talebinden vazgeçtiğinde, aslen kamuya karşı sorumlu olan gazeteci ne yapabilir? Halkın bir kısmı düpedüz hakikati öğrenmek istemiyorsa, gazeteciye bu misyonda diretmek mi düşüyor, ne?

İnsanların Türkiye’de gerçekle ilişkileri hep duymak istedikleri üzerinden olmuş, gazeteciden de aynısını istiyor. Bunun kökeninde bir tür devlet bağımlılığı var; devletin kutsallığı, suç işlemezliği, dokunulmazlığı üzerine belki Osmanlı’dan gelen Cumhuriyet’le süren bir anlayış. Devlete yönelik eleştiri, kamu adına eksiklerini ortaya koymak, gelişmiş demokrasilerde gazetecinin temel vazifesidir, burada vatan haini ilan ediliyorsunuz. Çıkmazımız, böyle durumlarda geniş bir halk kitlesinin sizi bir cadı avının öznesi haline getirmesi. Bunun bir tarihi var ama artık aşmamız gerekli. Gerçek, bu ülkede gerçekten kayboldu. Sınırımızda ne oluyor ya da seçim süreci veya çocuklarımızın gördüğü kötü muameleler insanların bunlara dair bilgisi neredeyse sıfır noktasında.

Haber yapılamayan yerde öğrencilere ne anlatılabilir?

- Sosyal medyada dolaşan bir sokak söyleşisi vardı, “Çalarken gözümle görsem bile inanmam” diyordu bir adam. Yandaş da değil artık hükümetle özdeş medyanın, tutarlılık çizgisiyle, absürtlük derecesiyle insanın akli melekelerini aşağılayan kimi haberlerine gerçekten inanıyor mu insanlar yoksa başka bir fiille mi izah etmeli?

Çok sayıda insan yalanlara inanma eğiliminde diye düşünüyorum. İnanamayacak kadar dumur edici bir gerçek kendisine sunulduğunda da kendince rasyonalize edecek bir çabaya giriyor. Bir çıkar grubuyla birlikte hareket ettiğinizde, ister yolsuzluk, ister insan hakları ihlalleri, ister cinayet olsun, ancak onları görmezden geldikçe var olabilirsiniz. Toplumda bu klientalist, müşterici çıkar ilişkisinin her yere sinmiş olması çıldırtıcı. Hukukun, gazeteciliğin bu kadar ayaklar altına alındığı bir ülkede hukuk fakültelerinde, iletişim fakültelerinde nasıl bir şey yokmuş gibi derse girilip çıkılıyor, bana absürt geliyor. Cemaatçi kadro deniyor, bu bitiyor, yandaş kadro geliyor, hâkimler, savcılar görevden alınıyor. Bir yandan fakültede hocalar hukuk anlatıyor. Hep bunu soruyorum: Biz ne yapıyoruz? Arkadaşlarımız atılıyor, açlığa mahkûm olsunlar diye atılanların eşlerini dahi işten çıkarıyorlar. Tamam alanımızı koruyalım ama nereye kadar? Dünyanın en çok gazeteci hapse atılan ülkesinde iletişim fakültelerinin bunu protesto etmemesine ben şaşırıyorum doğrusu. İletişim Fakültesi dekanıyla kavgalı olduğum için bana beş yıldır gazetecilik dersi verdirilmiyordu; Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kadroluydum. Ama merak ediyorum haberin yapılamadığı, hiçbir eleştirelliğin gazetelerde yer alamadığı bir dönemde öğrencilere ne anlatılabilir? Haberin unsurları, 5N1K mı?

Başkanlık medyası

- Bu daha tam “yeni Türkiye” de değil. Referendamun yapılması ve evet çıkması halinde başkanlığın medyası ve akademisi neye benzeyecek?

Öncelikle geçmişe bakarak başkanlık referandumun erkin beklediği gibi sonuçlanacağını düşünmüyorum şahsen. Son kertede bu halk aptal değil, ipleri bir kişinin eline vermek istemeyebilir. Ama başkanlık gelirse eğer, bu tek medya, tek akademi, tek hukuk demektir. Çok korkutucu bu. Toplumda hakikaten bir çözülme, ekonomiden entelektüel hayata her anlamda bir çöküş olur diye düşünüyorum.

Durum zor ama umut da var

- Zamanında Cemaat medyasının yazdıkları tarafından mağdur edilenlerin ilkesel düzeyde bu gazetecilerin özgürlüklerini savunması o kadar anlaşılmaz geliyor ki, bunu ancak Cemaatçi yapar sanılıyor. Diğer yandan söz konusu Kürt gazeteciler olduğunda anında susan bir kitle mevcut. Bu manzarada ilkelerden konuşmak beyhude bir çaba mı, bir hayal mi?

Sadece kendi yandaşlarının başına gelen felaketlere karşı çıkanlar, konjonktürel olarak hükümet karşıtı olanlar, belli dönemlerde Cemaat yanlısı olup, belli dönemlerde ikisine birden destek veren ya da örneğin sadece solcuların ya da sadece Kürtlerin cezaevine girmesini isteyenler evet var. İlkesiz, mesleklerinin sorumluluğunu almamış, aslında gazeteci olmaması gereken, anlamlı bir gazetecilik başarısı da ortaya koyamamış kişiler bunlar. Yılbaşında tutuklu gazeteciler için bir toplu fotoğraf çekilmişti, ben umutsuz değilim, her dönemde baskıya, yasaklara maruz kalmış nereden olursa olsun tüm gazetecilerin yanında duran bir kitle de var. Evet, küçük bir grup, evet durum zor ama bu nüve her şeye rağmen umut verici.


Yazarın Son Yazıları

Bir tava bir kepçe 19 Nisan 2017
Hitler'li iki tespit 4 Nisan 2017