Dünyayı tehlikeli kılan, Toprak Ana’nın bize sunduğu gıda ve diğer gereksinim duyduğumuz maddelerin değiş tokuşuna getirilen sınırlamalar ya da ulaşılamayacak endişesinden kaynaklanan mahrumiyet korkusu mudur? Yoksa geçtiğimiz yüzyıldan bu yana endüstrileşmede ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelerin doğada yarattığı tahribatın içinden çıkılamaz hale gelmesi midir?
Modern endüstrinin gereksinimi olan hammaddeler, dünyanın farklı yerlerinden elde edilir. Bunlar her ulusun kullanımına eşit olarak dağılmış durumda değildir. Gıda ve hammadde ihtiyacındaki eşitsiz artış ve dengesizlik uluslararası ilişkilere baskı, kısıtlamalar ve sorunlar getirmektedir. Uluslararası ilişkilere liderlik eden güçler, gıda ve hammadde kaynaklarının kontrolünü ellerinde bulundurmaya çalışmaktadırlar. Bu durum aleni olarak bilinmektedir. İnceden inceye hesaplanıp sürdürülen bölgesel savaşların temel nedenleri de bunlardır. Geçmişten günümüze yaşanan deneyimler gösterdi ki savaşlar anlaşmazlıkları çözmedi. Sadece sorunları daha feci biçimlerde ortaya çıkarılmak üzere bir süre için ileriye ertelemektedir. Kalıcı çözümlere ulaşmanın yolları daha başkadır. Örneğin insanların savaşa girmedeki isteksizliğine güvenebiliriz, ancak insanların savaşa girmesindeki belirleyici etken, aksi takdirde başlarına daha kötü belaların geleceği endişesidir. Bu korkuların nedeni gerçek de olabilir, onlara propaganda yoluyla aşılanmış olması da mümkündür.
İnsanların toprakla adil bir ilişki kurması, toprağın sömürülmesiyle değil korunmasıyla, kaynakların israfıyla değil, yeryüzündeki üretici güçlerin iyileştirilmesi ve gıda ve hammaddelere ulaşımın kolaylaştırılması ile sağlanır. Geçmişe baktığımızda ülkeler istila ettikleri topraklardaki insanlara boyun eğdirmek için gıda maddeleri dağıtımını, üretimini kontrolleri altına almışlardır. İnsanlık tarihi yiyecek uğruna özgürlüğünden vazgeçmişlerin isyanıyla çınlamaktadır. Maalesef hiçbir şey yiyeceğin yerini tutamaz, o olmazsa olmazdır, diğerleri ondan sonra gelmektedir. Medeniyetimizin temelini oluşturan işbölümü gıda gereksiniminden doğmuştur. Topraktan artı mahsul sağlanması, insanlara başka işlere ayıracak zaman ve imkân verdi. Bu durum, medeniyetin ilerlemesine ve işbölümünün daha da karmaşık bir yapıya kavuşmasına yol açtı.
İhtiyacımız olan güvenlik, barınma, sağlık, giyecek, eğitim, eğlence gibi birtakım hizmetleri, bu karmaşık işbölümü sayesinde elde ederiz. Ancak en başta bunun için gerekli hammaddelerin var olması ve gıda üretiminin sağlanması şarttır.
Gıda ve su, topraktan gelir. Toprak bilgili ve çalışkan olanı ödüllendirir, cahil ve tembel olanı ise merhametsizce cezalandırır. Karmaşık sosyal yapımızın temelinde çiftçilerle Toprak Ana arasındaki bu ortaklık yatar. Topraksal faaliyetler bundan 7000 yıl önce başlamış ve gelişimini iki belli başlı bölge; Mezopotamya’nın bereketli, alüvyonlu düzlükleriyle Nil Vadisi’nde sürdürmüştür. Tarımın doğduğu toprağın neresi olduğunun cevabını arkeologlara bırakalım. Burada önemli olan kurak iklimin hâkim olduğu bu alüvyonlu düzlüklerden sulama yoluyla bereketli mahsullerin alındığını bilmemizdir. Bu artı mahsulün verdiği rahatlık, onlardan sonra gelenlere işbölümü yapma olanağını sağlamış, ilerleyen süreç medeniyetlerin gelişimini de başlatmıştır. Bu toprakların işlenmesi, yönetilmesi, devletlerin yükseliş ve çöküşleri sırasında yaşadıklarının bu coğrafyada bıraktığı izler, 21. yüzyılda ders almamız için yeterlidir. Zamanında üzerinde ilk kez tarım yapılan bu topraklarda kurulan uygarlıkların neden bozulup yitirildiğini anlamak için 7000 yıl öncesini hatırlamamız gerekiyor. Mezopotamya ile İran’ı ayıran Zagros dağlarında çok eski zamanlarda çobanlar ve sürüleri yaşarmış. Bunlar zaman zaman dağlardan ovalara inip oralarda yaşayan şehirli halka ve çiftçilere felaket getirirlermiş. Rivayet odur ki, çiftçiyle çoban arasındaki bu mücadelenin başlangıcı Habil ve Kabil zamanına kadar uzanır. “Bugünün Kabilleri kimler?” derseniz toprağa hücum edenlere bakmamız gerekecek. Bu konuyu önümüzdeki hafta tekrar köşemize taşıyacağımızı belirtir, Dünya Çiftçiler Gününüzü kutlarım.
sadik.celik@keyveni.com.tr
Gıda Egemenliği İçin Toprak Egemenliği/ 1
Yazarın Son Yazıları
Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?
Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.
Kasım, takvimin yalnız ayı.
Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?
Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…
Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.
Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.
Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.
Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.
Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...
İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.
Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı
İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.
Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.
Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…
Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…
İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler
Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.
İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...
Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.
Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.
1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.
İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi
Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti
Hakikat Yorgunu Bir Toplum: Beyin Çürümesi, Haksızlıklar, Hukuksuzluklar, Adaletsizlikler
Suriye’nin Küllerinden Yükselen Kaos: İnsan Hakları Günü’nde Yeni Haritalar, Yeni Sınavlar
Suriye’nin küllerinden yükselen kaos: İnsan Hakları Günü’nde yeni haritalar, yeni sınavlar
Machiavelli'nin Gölgesinde Modern Siyasetin Zalim Oyunları; Türkiye’den Suriye’ye
Öncesi ve sonrasıyla Kılıçdaroğlu’nun tarihi savunması
Yalnız değilsiniz: Dost uzanan eller uzak olmasın…
Mülksüz yeni nesil ve İzmir, Selçuk’ta mülksüzlük içinde kaybolan 5 minik can