15/05/2010 tarihli yazımızda Toprağa Hücum konusunu irdeleyeceğimizi belirtmiştik. Bir de soru sormuştuk “Bugünün Kabilleri kimler?” diye. Konuya girmeden, kısa bir açıklamada yarar var. Musevi ve Hristiyan kaynaklarının bazı yorumcularına göre Kabil’i, kardeşi Habil’i öldürmeye iten güdü tanrıya sunulan adaktır. Çoban olan Habil’in adağı, sürüsünün ilk doğan kuzularından ve besililerinden olduğu halde, çiftçi olan Kabil’in adağı olan meyve ve tahıl, özenle seçilip hazırlanmış değildi. Yahudi Tevrat yorumcusu Rashi’ye göre, Tanrının Kabil’in adağını geri çevirmesinin nedeni, Kabil’i bütünüyle reddetmesi değil, bir dahaki sefere daha dikkatli olması için uyarmaktı. Diğer yandan Yeni Ahit’te Habil adağını, inancının göstergesi olarak sunarken (İbraniler ,11:4), Kabil’inkinin , onda zaten var olan kötülüğün yansıması olduğu ima edilir. Var sayılan bu kıskançlık nedeniyle kardeşlerin dövüştüğü, daha güçlü olan Habil’in Kabil’i yendiği, ancak ağabeyinin hayatını bağışladığı belirtilir. Buna rağmen Kabil, Habil farkında değilken ona saldırmış ve onu öldürmüştür. Bunun üzerine Tanrı Kabil’i lanetler ve durmadan yer yüzünü dolaşmaya mahkum eder.
Eski dünyadan öğrendiğimiz derslerden, insanlığın hayati mirasının korunmasıyla ilgili yeni dünyanın öğreneceği çok şey var. Toprağın verimliliği ve bereketi çok önemli. Ancak daha da önemlisi toprak kaynaklarının fiziksel varlığının korunmasına gösterilecek önemdir ve bu da Kabil’in Tanrıya sunduğu adağa gösterdiği saygısızlık gibi olmamalıdır. Verimliliği sürdürmek, çiftçiye kalmıştır. Toprağın fiziksel bütünlüğünü korumak ise hem ulusun, hem de çiftçi ve toprak sahiplerinin ortak sorumluluğudur. Zira gelecek kuşakların mirasının ve ulusal refahın korunmasında herkesin üzerine vazife düşmektedir.
Son yıllarda başlıca tarım ülkelerinde ekilebilir alanların sınırına ulaşılması, küresel iklim değişimi, kuraklık ve benzeri doğal felaket endişesi, tarım ürünlerinin fiyatlarındaki artış beklentileri, geçtiğimiz yüzyılda yaşanan türden sömürgeci yayılmacılığa neden oldu. Varlıklı ülkeler, çok uluslu şirketler ve rant beklentisi içindeki yatırımcılar büyük bir iştah ve arzuyla suyu bol, iklimi uygun, tarıma elverişli, yoksul, az gelişmiş ülkelerden arazi kapatma yarışına girdiler. Özellikle gelişmekte olan Asya ve Güney Amerika, piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki Doğu Avrupa, Orta Asya ve Afrika’nın az gelişmiş bölgeleri bu yağmadan nasiplerini fazlasıyla almışlardır. Dış borçlarla bunalan, küresel hammadde fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ihraç gelirleri azalan, diğer yandan tüketim amaçlı ithalat giderlerindeki artışın yol açtığı bütçe açıkları iyice şişen ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinde dahi zorlanan devletler çareyi, kamu iktisadi kuruluşlarını özelleştirmekte, bu da yetmezse toprak ve sularını pazarlamakta buldular. 2008 yılında yaşanan gıda krizinin ardından, nüfusuna göre toprağı sınırlı olan ya da gıda maddeleri ihtiyacını büyük oranda ithalatla karşılayan ülkeler uzun vadeli ikili ticaret anlaşmalarıyla gıda güvencelerini garanti etme yoluna gitmişlerdir. Filipin hükümetinin Vietnam ile yılda 1.5 milyon ton pirinç ithali için yaptığı üç yıllık anlaşma buna bariz bir örnek. Ancak bu tür anlaşmaların da uzun vadeli olamayacağı endişesi tarıma elverişli toprakların özellikle uzun vadeli sözleşmelerle temin edilmesi yolunun tercihine neden oldu. GRAIN’in Ekim 2008 tarihli raporuna göre İspanya, Kamboçya’da milyonlarca hektar araziyi 3 milyar dolara kapatmıştır ( Mc Cartan 2009). Kamboçya, Suudi Arabistan ile 1.6 milyar, Çin ile 1.2 milyar ve Güney Kore ile de 20 bin hektarlık uzun vadeli kira anlaşmaları imzalamıştır. Temel gıda ihtiyaçlarının %80’ini ithal eden Körfez ülkeleri de ya petrol karşılığı ya da kira veya satın alma yoluyla yabancı ülkelerde tarım alanları temin ediyorlar. Kuveyt Hükümeti Kamboçya‘ya 546 milyon dolar tarım kredisi verirken, Katar Kamboçya ile 200 milyon dolarlık yatırım, Filipinlerle de 100 bin hektarlık kira anlaşması yapmışlardır. Suudi Arabistan’da Filipinlerle tropikal meyve plantasyonları, balık çiftlikleri ve helal et kombineleri için 238.6 milyon dolarlık anlaşma, Endonezya ile de çeltik üretimi için 4.3 milyar dolara 2 milyon hektar için kira sözleşmesi imzalamıştır. Birleşik Arap Emirlikleri 3 milyar dolar karşılığı, 800 bin hektar arazi için Pakistan Hükümeti ile müzakerelere girerken, Sudan, Mısır ve Yemen’de de arazi bakmaktadır. Toprağa hücum Afrika’da çok daha büyük rakamlara ulaşmış durumda. BM’in tahminlerine göre Afrika kıtasında 30 milyon hektarın üzerinde arazi yabancı yatırımcıların kontrolüne geçmiş. Suudi yatırımcılar 7x7x7 projesi ile, 1 milyar dolar yatırım yaparak 7 yılda, 700 bin hektar arazide 7 milyon ton pirinç üretmeyi amaçlıyorlar. Asya’da olduğu gibi Afrika’da da Suudiler yalnız değil. Güney Kore, Sudan ile 700 bin hektarlık anlaşma yapmış. Sudan’ın 99 yıllığına yabancılara kiraladığı arazi 1.5 milyon hektarı buluyor. Bio-yakıt hedefleri Avrupa ülkelerini de yabancı ülkelerde toprak kapatma yarışına sokmuş bulunmaktadır. Avrupalı şirketlerin Afrika’da 3.9 milyon hektar arazi toparladıklarını ancak Avrupa Birliğinin hedefinin 17.5 milyon hektarlık arazi olduğu bilinmektedir. HANCE’in 2009 yılı için yaptığı toprak alan ve satanlar haritası, olayın bugünkü boyutlarını göstermekte yetersiz belki ama Türkiye’nin konumunu ve geleceğini göstermesi açısından dikkati çekici.
Gelinen bu noktada, toprak ve suyun hayati önemini kavrayamayan ülkeleri çok ciddi sıkıntılar bekliyor. Toprak ve su ulusun ayrılmaz parçasıdır. Ekonomik bir meta değildir. Üstelik sahibi ve tüm ulus tarafından korunmalıdır. Buna 1849 senesinde Kaliforniya’daki altına yaşanan hücumdan daha iyi bir örnek olamaz. Çok değil daha birkaç yıl önce zengin Avrupalılara sayfiye bölgelerini pahalıya satıp keyfini çıkaracağını sanan komşumuz Yunanistan, bugün iflasın eşiğindedir. “Adaları da mı satsak da borçları ödesek” diye düşünmektedirler. Mark Twain’in anlamlı sözü herkesin kulağına küpe olmalıdır. “Paranız varsa, toprak alın, artık üretmiyorlar!”
Gıda egemenliği için toprak egemenliği/ 2
Yazarın Son Yazıları
Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.
Kasım, takvimin yalnız ayı.
Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?
Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…
Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.
Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.
Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.
Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.
Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...
İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.
Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı
İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.
Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.
Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…
Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…
İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler
Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.
İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...
Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.
Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.
1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.
İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi
Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti
Hakikat Yorgunu Bir Toplum: Beyin Çürümesi, Haksızlıklar, Hukuksuzluklar, Adaletsizlikler
Suriye’nin Küllerinden Yükselen Kaos: İnsan Hakları Günü’nde Yeni Haritalar, Yeni Sınavlar
Suriye’nin küllerinden yükselen kaos: İnsan Hakları Günü’nde yeni haritalar, yeni sınavlar
Machiavelli'nin Gölgesinde Modern Siyasetin Zalim Oyunları; Türkiye’den Suriye’ye
Öncesi ve sonrasıyla Kılıçdaroğlu’nun tarihi savunması
Yalnız değilsiniz: Dost uzanan eller uzak olmasın…
Mülksüz yeni nesil ve İzmir, Selçuk’ta mülksüzlük içinde kaybolan 5 minik can
Yenidoğan Çetesi ve MHP Genel Başkanı Bahçeli Öcalan'a umut hakkı istedi