Köşe Yazısı

A+ A-

Demokrat ve uygar bir burjuva

Paylaş
instela'da paylaş
22 Ocak 2016 Cuma

Burjuvazi, çağdaş insanlık tarihinin ilk devrimci sınıfını oluşturur:

Din-tarım devletine ve onun temelini oluşturan toprak ağalığına son vermiştir.

Üstelik orada da durmamış, kendi gelişmesine koşut biçimde zorunlu olarak yarattığı işçi sınıfı ile demokrasinin de önünü açmıştır.

Aslında demokrasi, burjuvazinin toprak ağalarına karşı mücadelesi ile değil, işçilerin burjuvaziye karşı olan savaşımı ile kurulmuştur.

İşçi sınıfının ortaya çıkışı Marksizmi üretmiş, Marx’ın haber verdiği çelişkilerle dolu dünyayı ise işçilerden önce burjuvazi idrak etmiş ve bu çelişkileri hafifletmek için kendine çekidüzen vermeye koyulmuştur.

Demokrasi ve insan hakları, teknolojik ilerlemeler sonunda ortaya çıkan bütün bu sınıfsal mücadeleler sırasındaki kanlı olaylar ve siyasal devrimlerle gelişmiştir.

Bu gelişmede, çöken bir rejimin altında kalarak tümüyle yok olmamak için, elindeki sermayenin sömürüsünü kabul edilebilir sınırlara çekmeye razı olan “akıllı” burjuvazinin rolü büyüktür.

***

[Haber görseli]Osmanlı İmparatorluğu, yukarda kısaca özetlediğim Endüstri Devrimi’nin gelişme çizgisini kaçırmış, din-tarım imparatorluğu aşamasında patinaj yaparak, yozlaşarak ve yıpranarak sonunda yok olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının mucizevi bir biçimde kazandıkları Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, altyapısı olmadığı için yine mucizevi diyebileceğimiz bir biçimde kurdukları Türkiye Cumhuriyeti, nihai olarak, Batı’nın Endüstri Devrimi sonrasında ulaştığı “demokratik çağdaş ulusal devlet” aşamasını amaçlıyordu.

Ama siyasal ve ideolojik olarak kâğıt üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kendisini üretecek olan iki çağdaş sınıftan, burjuvaziden ve onun güçlenmesinin sonucu olarak gelişen işçi sınıfından yoksundu!

İşte dün genç yaşta, ani ve sırasız bir ölümle aramızdan ayrılan Mustafa Koç, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu eksikliğini devlet yardımıyla giderecek olan burjuvazinin çekirdeğini oluşturan ilk öncü ailenin, Koç ailesinin üçüncü kuşak yöneticisiydi.

***

Koç ailesi, Ankara’daki bir bakkaldan, bir kereste tüccarı, bir kereste tüccarından bir çatı tamircisi inşaatçı, bir çatı tamircisi inşaatçıdan bir müteahhit tüccar, bir müteahhit tüccardan bir sanayici yaratan Türkiye Cumhuriyeti’nin mucizevi kuruluşunun sınıfsal temellerini oluşturan bir simgedir:

Genç Cumhuriyet’in dayanacağı ulusal burjuvazinin simgesi!

Nitekim kurucu dede Vehbi Koç, firmasının (sonradan holdinginin) varlığının Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik ve refahına bağlı olduğunu idrak etmiş bir sermayedardı.

Koç ailesi, kendisini var eden Atatürk Cumhuriyeti’ne olan bağlığından hiç sapmamıştır.

Kuruluş dönemindeki devletle iç içeliği, 1950 seçimlerinden sonra sona ermiş, ama artık palazlanan Koç ailesi, kendi başına, üstelik de siyasal iktidarın bütün baskılarına karşın, gelişerek yoluna devam etmişti.

Sermaye birikimi yeterince büyüyen dede Vehbi Koç, bir süre sonra “insan sermayesi” üzerine yatırım yapmaya başlamıştı:

Aile planlaması ve eğitim konularındaki vakıf kuruluşları bütünüyle, Türkiye’nin insan sermayesini geliştirmeye yönelik projelerdi.

Elbette bu arada oğlu Rahmi Koç ve kızları Semahat Arsel, Suna Kıraç ve Sevgi Gönül artık burjuva sınıfının bütün olanaklarından yararlanarak yetiştirilen, çağdaş ve uygar ikinci kuşakuşağı oluşturmuşlardı.

Kurucu dede Vehbi Koç, ikinci kuşak evlatlarıyla birlikte bir yandan sermayesini büyüttü, öte yandan eğitim, kültür ve sanat konularına yöneldi.

İkinci kuşak Koç’ların temsilcisi olan Rahmi Koç, çok iyi bir karikatürist olmasının yanında, Türkiye’de tarih ve arkeoloji konularında öncülük yapmış bir koleksiyoner ve bir mesendir.

Yine ikinci kuşak Koç’ların bir başka temsilcisi olan Suna Kıraç ve eşi İnan Kıraç, aynı biçimde, tarih, arkeoloji, sanat ve müzecilik konularında öncülük yapan komple kültür insanlarıdır.

Sonuç olarak, dünya çapında başarılı üniversitelerden biri seviyesine yükselmiş olan Koç Üniversitesi, Sadberk Hanım, Rahmi Koç Endüstri ve Pera müzeleri, Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki Bizans pavyonu, Türkiye’nin en önemli bilim ve kültür ödüllerinden biri olan Vehbi Koç Ödülü, Türkiye’de burjuvazinin çekirdeğini oluşturan bir öncü ailenin kültür, eğitim ve sanatına yaptığı katkılardan hemen akla gelenlerdir.

***

İşte daha annesi ve babası hayattayken, sırasız ve ani bir biçimde aramızdan ayrılan Mustafa Koç, bu ailenin özenle yetiştirilmiş üçüncü kuşak temsilcisiydi.

Dünyayla bütünleşen Türkiye’de burjuvazinin sahip olduğu bütün eğitim olanaklarından yararlanmıştı.

İyi bir yöneticiydi. Holdingi ileriye taşıyordu.

Geniş kültürlüydü. İşletmecilik kadar, siyaset ve sanatla de ilgilenirdi.

Gerçek bir sportmendi. Golf ve (baba mirası olan) denizcilik başta olmak kaydıyla pek çok alanda aktifti.

Sportmenliği kişiliğine de yansımıştı. Ahlaken de sportmendi.

İyi bir evlat, iyi bir kardeş, iyi bir eş ve iyi bir aile babasıydı. Ailesini hiç ihmal etmezdi.

Ve iyi bir insandı! Sevecendi, iyilikseverdi, bence en önemlisi de güvenilirdi. (Bence bir insanın erişebileceği en yüksek mertebe güvenilirliktir.)

***

Mustafa Koç, yukarda kısaca özetlediğim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki burjuvazinin çekirdeğini oluşturan ailenin bütün olumlu birikimini de tevarüs etmişti:

Babası, annesi, halaları ve kardeşleriyle birlikte Türkiye’de çağdaşlığın, demokrasinin, laikliğin, insan haklarının gelişmesinin öncülüğünü yapıyordu.

Çok kısa bir süre önce ülkedeki gelir adaletsizliğine dikkat çeken kardeşi Ali Koç ve gerçek bir kültür emekçisi olan öteki kardeşi Ömer Koç’la birlikte, babası Rahmi Koç’un çizgisinde, dedesi Vehbi Koç’un ruhunu şad edecek bir uygar insan olmuştu.

Zamansız ölümü Türkiye için büyük bir kayıptır.

Kendisine rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.