Hukuk tanımayan bu vahşi iktidarın kendi çıkarları için aklına esen her şeyi hiçbir engelle karşılaşmadan hızla yapabileceğinin haklı telaşına kapılan...
Ve mültecilere neden vatandaşlık verilmemesi gerektiğine dair ardı ardına yığınla gerekçe sıralayan...
Üstelik aslen son derece de vicdanlı olan yığınla insan...
Şu anda bu topraklarda yaşayan, çalışan, dilenen, sevişen, kumsallarda şarkılar söyleyen, ara sokaklarda ölen, kuytularda can çekişen, kendi mafyasını kuran, çocuklarını satan, kadınlarını pazarlayan, izbe atölyelerde kaçak işçi olarak çalışan, buradan daha da batıya kaçmak uğruna hayatını tehlikeye atan, terk ettiği evinin özlemiyle yanan, savaşın dezavantajlarını kurnazca avantaja çevirmeye uğraşan, kaşı kadar gözü de kara olan yığınla Suriyeli insandan düpedüz nefret ediyor.
Bu toprakları karıştırmasınlar, iktidarın ekmeğine yağ sürmesinler, kendi ekmeklerine ortak olmasınlar...
Gitsinler, ülkelerine dönsünler, ne halleri varsa orda görsünler istiyor.
Oysa onlar normal zamanlarda hayvanları çok severler, çocuklara kıyamazlar, ceplerindeki tüm bozuklukları kibarca sokak müzisyeninin önüne bırakırlar, kâğıt mendil satan çocuklardan hiç ihtiyaçları yokken mendil satın alırlar, mahallelerindeki deliye içtenlikle sahip çıkarlar, yaralı sokak hayvanlarını veterinerlere taşırlar, dilenen küçük çocukları tek tek kucaklayıp sıcak bir yatağa yatıramamanın acısını kalplerinde duyarlar, kendilerinden zor durumda olan, korunmaya muhtaç, ezik, itilmiş, dışlanmış, haksızlığa uğramış diğer insanlara şefkatle yaklaşırlar...
Üstelik dünyayı yaşanmaz bir hale getiren temel meselenin sınıf sorunu olduğuna, savaşların emperyalist hırslar yüzünden çıktığına ve sonuçlarından her koşulda masum insanların etkilendiğine canı gönülden inanırlar.
İşte onlar...
Şu sıralar çok zor bir sınav atlatmaktalar.
Çünkü bu sefer soru en kazık yerden.
Şefkatin düğmesini bizzat ayarlayamadıkları alanda kafaları karışıyor. Vatandaşlık hakkı nedir, mülteci statüsü ne anlama gelir, cumhurbaşkanına ne açıdan babalanmak, Suriyeliler için hangi noktada, ülke için hangi noktada karalar bağlamak gerekir...
Bu soruları es geçiyor ve sanki homojen bir sorunmuş gibi mülteci meselesini hoyratça yerden yere vuruyorlar.
Herkesin içinde küçük bir faşist pusuda yatıyor; ortamını buldu mu kendini ortaya atıyor.
Sıkıştılar mı ortaya attıkları “Bir yere kadar” diye bir sınır var.
Kendilerinden daha zor durumda olanlara “Bir yere kadar” yardım ediyorlar.
Suriyeli bir aile... Sabahları kahvaltı ettikleri, akşamları da rakı masası kurdukları mütevazı balkonlarının tam karşısına çöreklendiğinde...
Onlar yokmuş gibi yaşamaları mümkün değil; yutkunarak kendilerine bakan bu insanları yok sayamıyorlar; onları oradan kovamıyorlar da ama onları sofralarına davet edip, salona bir misafir yatağı açmaları, çocuklarını kendininkilerle birlikte okula yazdırmaları da mümkün değil.
Kapana sıkışıyorlar. O güne kadar bildikleri, savundukları tüm değerleri bir anda unutuyorlar.
Yanıyorlar.
Alev alev yanıyorlar.
Akıl almaz bahaneleri ardı ardına sıralayıp Suriyelilere nereye kadar acımamak, nereden sonra acımamak gerektiğine dair sağlam gerekçeler yaratıyorlar.
Savaş işte budur.
Sadece çıktığı yeri mahvetmez; uzaklardaki balkonları, masaları, yatak odalarını, salıncakları, deniz kenarlarını, parkları ve huzurlu günlere ait daha başka ne varsa, kafanızın içinde ne kadar akıl kaldıysa hepsini yıkar geçer.
Yıllarca nelerden nelerden koruyup kolladığınız vicdanınızı, savunduğunuz ideolojileri, inandığınız değerleri size yedirir.
Hümanist felsefeniz, sosyalist ideolojileriniz, halkçı hassasiyetleriniz...
Hepsi bir anda çöpü boylar.
Savaş sizi kupkuru bir kalple vahşi gerçeklerin ortasında çırılçıplak bırakır.
Tam orada, artık hiç tekin olmayan o noktada kendinize haklılığınızdan bir çadır kurar; kafanızı o çadıra sokar ve içimizdeki faşiste sarılıp yeni bir hayat yaşamaya başlarsınız.
Bu dünyada kimse başkasının acısından ölmez, insan ancak kendi acısından ölür.
Ütopyalardaki cennetin ucu ancak başkasının acısından ölündüğü zaman görünür.
İçindeki faşiste sarıl, sana insanı anlatır
Yazarın Son Yazıları
Yanık saraylar
Patron çıldırdı
‘O kadar istiyorsan eve bir mülteci al besle’
Vatandaşın evi
Mültecinin evi
Atinalı Sokrates’ten Boğaziçili direnişçilere
Sizin hiç silahınız çalındı mı?
Uçağın kadar konuş!
Merve’nin kaderi ve bizim kaderimiz
‘Ben Aziz Nesin...’
Çocuk tacizinin önlenemeyen devamlılığı
Her şey ‘gerçekten’ çok güzel olsun diye...
O çocuklar sizi hiç sevmeyecekler
Katil belli, refleks belli, sonuç belli
Gazeteciliğin karanlık yüzü
‘Hadi’ ama kime hadi?
Mafyayı bilmek ve mafyayı anlamak
‘Ne oldu? Öldürdün mü?’
‘O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz!’
Neyi bekliyorsunuz?
Kimin lehi, kimin aleyhi?
Mafyanın ve iktidarın selameti, ülkenin kıyameti
Gençliğe hitabe
Sen de vaat edilmiş, ben diyeyim işgal edilmiş
Devlet, mafya ve siyaset üçgeni değil, dairesi
Çocuklarımızın ismini neden Deniz koymuştuk biz?
Temel ihtiyaçlar listesi
Beş maymun* ve bir toplum
İnsanlığın aydınlık ve karanlık yüzü
Bugün 23 Nisan, öfke doluyor insan!
Burada yazar ne demek istemiştir?
Geçmiş olsun Ahmet Altan
‘Patates soğan, güle güle Erdoğan’
‘Darbe’nin kelime anlamı ve bizim için anlamı
Günün mönüsü: Emekli generaller
Geniş kalçalı ve çok memeli kadın tanrılar
Kokain cesareti
İktidarın yüzüncü yıl fantezisi belli, peki ya sizinki?
Siyasi başarısını;
Tek parti, tek akıl, tek uçurum