‘İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık’

14 Ekim 2020 Çarşamba

Şehrin ortasında, deniz gören bir evde oturuyorsunuz.

Ama pencerenizin önünde devasa bir ağaç var.

Manzarayı kapatıyor. 

Denizi görmek için o ağacı keser misiniz?

Denizi görmek için o ağacı hunharca budar mısınız?

Ağacı kesmemek, budamamak için direnen olursa ona hayatı zindan eder misiniz?

Bu sorulara verilecek yanıtların çoğunun “Evet” olduğunu bildiğiniz şu dünyada, hiç düşündünüz mü, sizin için deniz manzarasını ağaçtan daha kıymetli yapan nedir?

Neden denizi görmesi bir evin değerini artırır da yeşilliklerin içinde olması artırmaz?

Beton yığınlarının dibinde yaşayan insan, ağaca nasıl olur da bir mücevher gözüyle bakamaz?

Balkonsuz evlerde, açamadığı pencerelerden izlediği şehrin griliğine katlanır ve otoban kenarlarına iliştirilmiş, dokunamadığı, kokusunu soluyamadığı, bir bağ kuramadığı dikey bahçelerin yeşiliyle onu oyalayan bir hayata dayanır?

‘Güzel’ doğada olandır

Yatay yerleşimden dikey yerleşime geçtiğinden beri değerleri şaşan ve neyin “güzel” neyin “çirkin” olduğunu kendi kodlarıyla yeniden yaratmak zorunda kalan çağdaş toplumlar yollarını, referanslarını doğadan almadıkları noktada kaybederler.

Yaptığı ilk resimden, icat ettiği alfabeye kadar dilini ve estetiğini doğayı kopyalayarak oluşturan ve soyut bir kavram olan “güzel”i doğadan bakarak kavrayıp çoğaltan insanın yaptığı ilk evler o yüzden hayvan inine, kuş yuvasına...

Yaptığı ilk aletler taşa ve ağaca...

Yaptığı ilk arabalar kaplumbağalara, kertenkelelere benzer.

Ve o yüzden onlar bugün hâlâ tartışmasız güzeldirler.  

İnsanın trajedisi, parçası olduğu o muazzam doğayı anlamaktan ve ona uyum sağlamaktan vazgeçtiği anda başlar. 

Malzemesini, parçası olduğu doğadan değil aksine doğaya zarar veren yapay materyallerden üretmeye...

Bu üretim uğruna kendi soyunun yaşam kalitesini düşürmeye...

Ahlakını artı değer yaratma telaşıyla biçimlendirmeye...

Ve özene bezene inşa ettiği o modern şehirlerin kaosunda yaşamaya başladığından bu yana...

Yeşille hep savaşta.

O yüzden;

Karnını doyuran, hastalığına şifa olan toprağa asıl değerinden bambaşka değerler yüklüyor.

Yaşamsal ihtiyacının temeli olan suyu kaygısızca kirletip ölçüsüzce tüketiyor.

Kendisini ağacın gölgesinden ve oksijeninden mahrum bırakmakta bir sakınca görmüyor.

Zehirli atıklarını hunharca denizlere, derelere boşaltıp sulardaki hayatı yok ediyor.

Ve denizin de ormanın da ağacın da manzarasını...

Denizden, ormandan ve ağaçtan daha çok seviyor.

İnsanın seçimleri

Dünyayı otobanlarla donatanlara oy vermesinin...

O otobanlarda yol alan araçların kullandığı petrol için savaşanlara oy vermesinin...

O arabaların ve o petrolün kirlettiği havayı ona solutanlara oy vermesinin...

O otobanları aşarak gidip geldiği işiyle evi arasında geçen hayatın omzuna yüklediği kaygılarla onu usul usul öldürenlere oy vermesinin...

Ve sadece doğayı değil, kendini bile sevmemesinin nedeni bu. 

Nihayetinde;

Şu anda otobanların yan duvarlarına dikey çiçek bahçesi mi yapılsın yoksa o duvarlar resimlerle mi donatılsın diye tartışmanın hiçbir anlamı yok.

Çünkü, o vahşi otobanların, o yüksek duvarların, o korkunç hayatların hiç olmayacağı bir dünyayı hayal edemeyen insanlıktan artık hiç umut yok.

Not: Ekonomisi çökmekte olan böyle bir ülkede, alternatifleri varken, maliyeti yüksek şehir mobilyalarının ve süslemelerinin tercih edilmesi, belediyecilik açısından evet, israftır. 

Ama özgürlüklerin engellediği, baskının arttığı bir ülkede ve hatta dünyada, kamusal duvarları aslen sivil itaatsizliğin simgesi olan duvar yazılarının ehlileştirilmiş yapay ve içeriksiz halleriyle donatmak ve özünde başkaldırı ve isyan olan çok değerli bir yeraltı sanatını kapsayarak yok etmek de çağdaş şehircilik politikasının -en iyi ihtimalle şuursuzluktan kaynaklanan- başka bir sorunudur. 


Yazarın Son Yazıları

Tek derste faşizm 2 Aralık 2020