Zülal Kalkandelen

Avrupa’da Hayvan Hakları Konferansı’ndan izlenimler

20 Ağustos 2019 Salı

Varşova’da yapılan Avrupa’da Hayvan Hakları Konferansı’ndan yeni döndüm. Dünyanın farklı kentlerinden gelen akademisyenler, aktivistler ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri, bir araya gelip üç gün boyunca konuştu.
Hepimizin aklındaki soru tekti: Hayvanlar için nasıl daha etkili bir mücadele verebiliriz?
Sivil Düşün Avrupa Birliği Programı’nın desteği ile katıldığım konferansta, yeni kurulan Anima International adlı uluslararası koalisyonun konuya yaklaşımını da öğrendim.
Konuşmalarda belirgin şekilde öne çıkarılan görüşü benimsemiş onlar da. O da şu: “Hayvanların içinde bulunduğu koşulları değiştirmek mümkün. Çiftliklerde tutulan hayvanlar için daha fazla koruma isterken, tüketicilerin onların yaşama koşullarını bilme hakkını da savunuyoruz.
Dinlediklerim arasında kimsenin hayvan özgürlüğünden söz etmemesi de, konferansa hayvan refahçılığının hâkim olduğunun göstergesiydi.

***

Aslında bu durum, hayvan hakları mücadelesinde uzun zamandır var olan ayrışmanın sonucu.
Bir grup, toplumdaki değişimin zamana yayılarak gerçekleşeceğini, bu nedenle insanların ve kurumların ikna edilmesiyle adım adım “iyileştirme” uygulanacak bir strateji yürütülmesini savunuyor. Buna hayvan refahı deniyor.
Buradan hareketle hayvanların hapsedildiği kafeslerin birkaç santim genişletilmesini “zafer” olarak niteliyorlar. “Serbest gezen tavuk”, “insani kesim” gibi uydurma kavramlar, hep bu bakış açısının ürünü...
Bir insanın 3 hafta bitkisel beslenmesini (sonra tekrar hayvansal tüketime geri dönse de) ya da tükettiği hayvansal ürünü azaltarak sürdürmesini “gelişme” olarak görüyor ve teşvik ediyorlar. Buna da azaltmacı yaklaşım deniyor.
Batı medyasında “fleksitaryenlik” adıyla pompalanan beslenme türünü, vegan bir dünyanın kurulması için öneren bir kitap bile yazıldı. Kendine vegan stratejist diyen Tobias Leenaert adlı yazar, Varşova’da da konuştu.
Hayvansal tüketimi tamamen bırakamıyorsanız azaltın, gezegene faydanız olsun” diyen bu pragmatik konsept, çevre duyarlılığı olanlara hoş gelebilir fakat veganlık ile ilgisi yok. Çünkü yaşam hakkını ve adaleti daha az savunmak ya da arada bir savunmak mümkün değil; ayrıca konu sadece beslenme değil.
Benim de içinde bulunduğum grup ise, her iki yaklaşımın da hayvan özgürlüğü mücadelesi ile çeliştiği görüşünde. Biz asıl sorunun, sömürüyü azaltmak değil, tümüyle bitirmek olduğunu ve yaşam hakkından ödün verilemeyeceğini savunuyoruz.

***

Tahmin edilebileceği gibi, uluslararası etkinliklerin neredeyse tümünde refahçılık ve azaltmacılık hâkim. Çünkü hayvan özgürlüğü düşüncesini “agresif” ve “ötekileştirici” diye nitelerken insanmerkezcilikten kopamıyorlar. Küresel iklim krizi yüzünden endüstriler de yavaş yavaş dönüşmek zorunda kaldığından onları da kollayarak ilerliyorlar.
Oysa yüksek sesle söylenmesi gereken gerçek şu: Yok ederek, öldürerek varlığını sürdüren bir sistemi daha “insancıl” bir hale getirmek mümkün değildir. Herkes için özgürlük ve adalet istemek zamana yayılacak ve geciktirilecek bir şey değildir.
Bunu söylemekle olmuyor; gerçek hayat öyle değil” diyenler var biliyorum. Ama her türlü ayrımcılığın olduğu bir ülkede yaşasak da, “Herkes yasalar önünde eşittir!” demekten vazgeçmiyoruz değil mi?
Niye yaşama hakkı söz konusu olduğunda aynı ısrarı göstermeyelim?
İlki yasa ile güvence altına alınmış; diğerinde benim karşı çıktığım durum yasal ondan mı?
Devrimler hiçbir zaman var olan yasalar çerçevesinde ortaya çıkmadı; aksine onları değiştirdiğinde devrim oldu.
Hayvan özgürlüğü, 21. yüzyıl için bir devrimdir; mesajı kölelik ve sömürü karşıtıdır, talebi her bilinç sahibi duyarlı canlı için adalet ve özgürlüktür.
Her devrim, mesajı doğru yaymakla başlar.