Tarık Akan öldü. Sosyal medyanın kan emicileri, hemen ölünün başına toplanıp, daha çok kan emmek için birbirleriyle yarışırcasına kendi çirkef üsluplarıyla Tarık Akan’ı linç etmeye başladılar. Onlar haklılar çünkü hiçbir zaman bir Tarık Akan’ları olmayacak! Geçmişte de olmadı gelecekte de olmayacak!
Çünkü onların sanatçıları ödlek, çünkü onların sanatçıları bu ülkenin en has damadı; paylaşımdan, dayanışmadan, ölesiye mücadeleden habersizler. Onlar parayla iktidarlar tarafından satın alınırlar, işleri bitince de eski bir terlik gibi en çirkef bir lağım çukuruna atılırlar!
Buraya kadar tamam, ancak, kendilerini en devrimci, en sosyalist görenlerin Tarık Akan’ın ardından kendi ideolojilerinin ucuz propagandası için ettiği sözlere ne demeli, burada biraz duralım. Tarık Akan devrimci değilmiş, sosyalist değilmiş. Nedir devrimci olmak? Bütün büyük sözlerden uzak, kendi işini sapına kadar iyi yapmaktır. Sakin olun bakalım, siz kimsiniz ki, Tarık Akan devrimci filan değildi sözünü binlerce kişinin izlediği sosyal medyada fütursuzca söylüyorsunuz. Önce dersinizi iyi çalışın.
Örneğin özellikle 12 Eylül’ün karanlık günlerinde çekilen, Güneydoğu’daki feodal yapının parçalanmasını en dramatik bir biçimde anlatan Sürü filmini ve bu filmin çekim hikâyesini biliyor musunuz? Pek çoğunuz mışıl mışıl uyurken, senaryosu o günlerde hapis yatan Yılmaz Güney tarafından yazılan bu filmi yönetmen Zeki Ökten, ikinci yönetmen Ali Özgentürk, oyuncular Tuncel Kurtiz, Tarık Akan, Melike Demirağ ve film ekibi dağlarda bu filmi beş parasız, aç kalarak çekiyorlardı. Bir elleri yağda bir elleri balda değildi ve izinsiz bir film çekimiydi. Ekip adeta bir gerilla grubu gibi davranmak ve çekim yerini hemen terk etmek zorundaydılar. Ve Tarık her şey için koşturuyordu. Kaçınız Sürü filmini gördü, şimdi biraz merak edin ve izleyin!
Sonra Su da Yanar filmi. Benim senaryosunu yazdığım ve Ali Özgentürk’ün 12 Eylül günlerinde çektiği bu film 12 Eylül’ü eleştiren ilk filmdir. Ve ilk kez Tarık Akan bu filmde işkence gören bir yönetmeni oynamıştır, neden Tarık Akan diye sorabilirsiniz? Çünkü o işini iyi yapmayı, gelecek kuşaklara bu ülkenin gerçeklerini anlatmayı seven bir sanatçıydı. Daha nasıl devrimci olunur bilmiyorum.
Sadece bu filmler mi? Gene 12 Eylül günlerinde hapisteki Yılmaz Güney’in senaryosundan Şerif Gören’in çektiği YOL, Yavuz Özkan’ın çektiği Maden, Şerif Gören’in çektiği Derman, Ali Özgentürk’ün çektiği Mektup, Zeki Ökten’in çektiği Ses, Muharrem Hiçyılmaz’ın Bekir Yıldız hikâyesinden çektiği Çark, eğitim düzenimize harbiden giydiren Hababam Sınıfı ve daha niceleri. Tarık Akan bir sinema sanatçısıydı ve satılık kalemlerin, satılık türkücülerin, satılık oyuncuların çirit attığı bir ülkede devrimci bir sanatçıydı.
Öte yandan nerede bir haksızlık varsa Tarık oradaydı. Aziz Nesin Vakfı yöneticiliği, Nâzım Hikmet Vakfı kuruculuğu, belgeselciliği, barikatlarda yaptığı dövüşler! Anlaşılan o ki, 14 yıllık AKP iktidarı ülke topraklarının her türlü doğal ve insani değerlerini hallaç pamuğu gibi atarken, bizim de mayamız bozulmuş. Merak duygumuzu köreltmiş, geçmişi bir çırpıda silip atmaya başlamışız. En önemlisi, kendimize olan inancımız azalmış ve bunun uzantısı kendi değerimize köküne kadar sahip çıkmayı unutmuşuz. Üzücü olan bu!
Kişisel olarak her vakitsiz ölüm, benim aklıma yitirdiğimiz başka can dostları getiriyor. Sanki hep birlikte bir güzel ülkede yaşadık, güzel işler yaptık, acılar çektik, neşenin dibine vurduk ve o günler birden bitti. Ve bir daha da hiç olmayacak! Çünkü o güzel ülke şimdi zifiri bir karanlıkta, Tarık senin gülümsemen bile bu karanlığı yok etmeye yetmiyor. Ama bir yolu olmalı, Tarık bir yolu olmalı. Bence sen gene gülümse! Ben mucizelere inanırım. Sevgiyle kal...
Biraz haddimizi bilelim!
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım İran’da aralık ayından bu yana iktidara karşı yapılan protestolar şiddetini artırarak sürüyor.
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!