Davos’ta bu yıl dile getirilenler, artık “gelecek vizyonu” ya da “reform çağrısı” olarak okunamaz. Kürsüden yükselen sesler, küresel kapitalizmin kendi merkezinden gelen itiraflardır. Uzun süredir sokakta, akademide ve siyasal muhalefette konuşulan kriz başlıkları, ilk kez bu açıklıkta ve bu çıplaklıkta sistemin kalbinden dile getirilmektedir. Ne var ki bu açıklık bir yüzleşmeye değil, çöküşü yönetme çabasına işaret eder.
Dünyanın en büyük varlık yöneticisi olan Larry Fink, BlackRock adına konuşurken aslında finans kapitalin kolektif bilinçaltını dışa vurmuştur. “30 yıldır halka hiçbir şey verilmedi” cümlesi bir özeleştiri değil, kapitalizmin Soğuk Savaş sonrası kurduğu meşruiyet anlatısının çöktüğünü kabul eden bir itiraf belgesidir. Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana yaratılan muazzam servet, refah üretmek yerine eşitsizliği derinleştirmiş; büyüme, toplumsal barışı değil, siyasal kırılganlığı beslemiştir.
REFAH VAADİNDEN RIZA KRİZİNE
Neoliberal dönem, piyasanın genişlemesiyle “herkesin kazanacağı” vaadi üzerine kuruldu. Küreselleşme, sermayenin sınırlarını kaldırırken emeğin güvencelerini de ortadan kaldırdı. Üretimden kopan ve finansallaşma üzerinden şişen servet, geniş toplum kesimlerine refah olarak dönmedi. Bugün yaşanan kriz, bir durgunluk ya da geçici dengesizlikten ibaret değildir; bu, toplumsal rızanın çözülmesi krizidir.
Bu çözülme artık yalnızca alt sınıflarla sınırlı değildir. Yapay zekâ ve otomasyon tartışmaları, krizin merkezine bu kez beyaz yakalı orta sınıfı yerleştirmektedir. Küreselleşme fabrikadaki işçiyi nasıl vurduysa yapay zekâ da ofis çalışanlarını, analistleri ve uzmanları benzer bir tasfiye süreciyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu, teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz sonucu değil; kâr oranlarını korumaya dönük sınıfsal bir yeniden yapılandırmadır.
HALKIN GÖRÜNMEZ FATURASI
Yapay zekâ sistemlerini besleyen veri merkezleri, devasa enerji tüketimi ve altyapı yatırımları gerektirir. Elektrik faturalarına “hizmet bedeli” ya da “ek yük” adıyla yansıyan kalemler, sermayenin teknolojik sıçramasının bedelinin doğrudan halka ödettirildiğini gösterir. Böylece geniş toplum kesimleri, hem iş güvencesini kaybetmekte hem de bu dönüşümün finansmanına zorla ortak edilmektedir.
Bu noktada Davos’tan yükselen “Seyirci olmayın” çağrıları, çözümden çok gecikmiş bir panik refleksidir. Halkın ortak yapılacağı bir büyüme modeli değil, yalnızca zararın toplumsallaştırılacağı bir düzen tartışılmaktadır.
DAVOS, KOPUŞ VE GRAMSCİ’NİN GERİ DÖNÜŞÜ
Bu yıl Davos’u önceki yıllardan ayıran temel fark, yalnızca finans çevrelerinin değil, siyasal merkezlerin de krizi açıkça kabul etmeye başlamasıdır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika’nın muhafazakâr başbakanı Bart De Wever’in açıklamalarıdır. De Wever, ABD Başkanı Donald Trump’ı eleştirirken ironik biçimde İtalyan komünist düşünür Antonio Gramsci’ye başvurmuştur.
Belçika Kralı Philippe ile Trump’la yapılacak görüşme öncesinde De Wever’in verdiği mesaj nettir: “Burada kırmızı çizgileri aşıyorsun.” Daha da önemlisi, Atlantik ittifakının geleceğine dair yaptığı uyarıdır: “Ya birlikte dururuz ya da bölünmüş dururuz; eğer bölünürsek 80 yıllık Atlantikçiliğin sonuna gelinir.”
De Wever’in Gramsci alıntısı ise Davos’un ruh halini neredeyse kusursuz biçimde özetler: “Eski olan ölürken yeni olan henüz doğmamışsa canavarların zamanı yaşanır.”
Bu ifade, Trump’a yöneltilmiş basit bir ahlaki uyarı olmanın çok ötesindedir; küresel sistemin yaşadığı tarihsel ara dönemin açık bir itirafıdır. Amerikan hegemonyasına dayanan eski düzen, kurallara bağlı liberal yapı ve Atlantikçi ittifak sistemi çözülmektedir. Ne var ki bu düzenin yerini alacak yeni bir dünya sistemi henüz şekillenmemiştir. Tam da bu belirsizlik alanında, Gramsci’nin “canavarlar” olarak tanımladığı siyasal biçimler sahneye çıkmaktadır: otoriter popülizm, kaba güç siyaseti, kuralsızlık ve doğrudan baskı.
Buradaki asıl çarpıcılık şudur: Gramsci artık yalnızca muhalefetin değil, düzeni ayakta tutmaya çalışan muhafazakâr elitlerin de referans verdiği bir teşhis aracı haline gelmiştir. Bu, ideolojik bir kaymadan çok, krizin derinliğinin göstergesidir.
KURALLI DÜZEN YANILSAMASININ SONU
Bu tabloyu tamamlayan çıkışlardan biri, Kanada Başbakanı Mark Carney’den gelmiştir. Carney, “kurallara dayalı düzen” anlatısının kısmen sahte olduğunu, uluslararası hukukun güç ilişkilerine göre farklı uygulandığını herkesin bildiğini açıkça dile getirmiştir. Bu düzen, Amerikan hegemonyasının sunduğu kimi avantajlar nedeniyle uzun süre tolere edilmiştir. Ancak bu pazarlık artık işlememektedir. Yaşanan şey bir geçiş değil, bir kopuştur.
Tüm bu gelişmeler, ironik bir biçimde Karl Marx’ın analizlerini yeniden güncel kılmıştır. Tarihsel süreç içinde dikkat çekici olan, küçük burjuvazi ve finans çevrelerinin Marx’ın çözümlemelerini yakından takip etmiş olmasıdır. Sermaye sınıfları Marx’ı bir devrim çağrısı olarak değil, bir kriz kılavuzu olarak okumuş; kapitalizmin bunalımlarını yönetmek, ertelemek ve sömürü mekanizmalarını daha incelmiş biçimlerde sürdürmek için onun analizlerinden faydalanmıştır.
Bugün gelinen noktada bu strateji de sınırına dayanmıştır. Kriz artık yönetilebilir olmaktan çıkmakta, meşruiyet üretilemez hale gelmektedir.
CANAVARLAR ÇAĞINA DOĞRU
Ortada ani bir çöküşten çok, yönetilmeye çalışılan bir çözülme vardır. Meşruiyet kaybı, orta sınıfın tasfiyesi, bütünleşmenin çöküşü ve teknolojinin sınıfsal bir silaha dönüşmesi bu sürecin temel dinamikleridir. Davos’ta konuşulanlar umut değil; krizi kontrol altında tutma girişimleridir.
Ancak Gramsci’nin işaret ettiği gibi, eski düzen ölürken yeni olan doğmazsa bu boşluk kendiliğinden dolmaz. O boşluk, canavarlarla dolar. Bugün Davos’ta asıl korkulan şey de budur.
Bu nedenle Davos’tan yükselen itiraflar bir çözüm vaadi değil; kapitalizmin kendi geleceğine dair yaptığı gecikmiş, tedirgin ve savunmacı bir kabulleniştir. E
ğer bugün bir çözümden söz edilecekse bu çözüm Davos salonlarında değil; emek, demokrasi ve kamusal çıkar temelinde yeniden kurulan siyasal iradede aranmalıdır. Canavarlar çağı, kendiliğinden sona ermeyecek; yalnızca piyasanın “düzelmesine” bırakılamayacak kadar derin bir tarihsel kırılmaya işaret etmektedir. Bu nedenle mesele, kapitalizmi daha “insani” hale getirmek değil, onun krizlerini yönetme tekeline son vermektir.
Gramsci’nin işaret ettiği boşluk, ancak örgütlü toplumsal güçlerle doldurulabilir. Teknolojinin sınıfsal bir silaha dönüşmesine karşı kamusal denetim, emeğin güvencesizleştirilmesine karşı kolektif haklar ve meşruiyet krizine karşı gerçek demokratik katılım yeniden inşa edilmedikçe canavarlar geri çekilmeyecektir. Bugün gereksinim duyulan şey, yeni bir elit mutabakatı değil; krizi yaratanlara karşı krizin bedelini ödemeyi reddeden toplumsal bir siyasal ufuktur.
DOĞAN SEVİMBİKE
YAZAR