Tevhid, Ekim 1991’de “İslami Direniş ve Parti” başlıklı bildiriyle kendilerini, “Türkiye’deki tağuti Kemalist rejime karşı olan Müslümanlar” olarak tanıttı; “mevcut rejime karşı mücadele verecek bir hareketin” yapılanma ilkelerini, madde madde açıkladı. Temel hedef, “küfür ve şirkin her türlüsünün ortadan kaldırılarak yerine Hükümet-i İslaminin ikame” edilmesiydi. “Şirk düzeni”, Allah’a karşı duran Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Mücadele de mevcut şirk düzeninin putlarına; Atatürkçülüğe, laikliğe, resmi ideolojiye ve bir put olan Türk milliyetçiliğine karşıydı.
İstanbul’daki sinagoga toplu kıyım saldırısının üstünden bir hafta geçmişti. Kudüs kuvvetlerinin ameliyatçısı Ferhan Özmen, yeni görev emrini Kocatepe Camisi’ne gelen İranlıdan aldı. Hedefteki kişi, İsrail’in Ankara Büyükelçiliği’nde görevli Ehud Sadan’dı. Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Oğuz Demir, Sadan’ı özenle izlediler; davranışlarını incelikleriyle saptadılar: 7 Mart 1992 Cumartesi öğleden sonra her gelişindeki gibi otomobilini Çankaya-Yıldız arasındaki Simon Bolivar Bulvarı’nın sağındaki kaldırımın kıyısına bırakarak pazara giden Ehud Sadan, dönüşünde başına geleceklerden habersizdi. Bomba daha öncekiler gibi basitti. Hollywood filmlerinden esinlenerek yazılan komplo senaryolarındaki gibi karmaşık bomba düzeneği yoktu. Patlayıcı, fünye, fünyeyi ateşleyecek pil devresi ve pil devresine bağlanan kontak. Paket, altına bağlanan güçlü hoparlör mıknatısıyla otomobilin şasesine yaklaştırılır yaklaştırılmaz yapışıp kalıyordu. Bombanın araca yerleştirilme süresi bir iki dakikayı geçmiyordu.
Necdet Yüksel ve Oğuz Demir, Renault Flash otomobile yaklaştılar. Bir süre çevreyi kolaçan ettiler. Gelen giden yoktu, Oğuz Demir paketi otomobilin altına yerleştirdi. Bomba düzeneğinin aynısı, on ay sonra Uğur Mumcu’nun otomobilinde de kullanılacaktı. Oğuz Demir, kendi otomobiliyle ayrıldı. Necdet Yüksel, karşıdaki otobüs durağında bekleyen Ferhan Özmen’in yanına gitti. Pazardan dönen Ehud Sadan elindeki naylon torbaları yerleştirdikten sonra direksiyona geçti, vitese takarken bomba patladı.
Ferhan Özmen’e göre, “Ortalık sanki geceymiş gibi karardı ve siyah bir duman havayı kaplayıp çok yüksek bir ses meydana geldi”. Otomobil parçalandı. Altında 30x70 cm boyutunda büyük bir çukur açıldı. Bazı parçalar, caddenin öte yanında, demir parmaklıkları aşarak muhafız alayının bahçesine uçtu. Motor bloku öndeki aracın üstüne fırlamıştı. Ehud Sadan’ın belden aşağısı kopmuştu. Olay yeri yakınından geçen Kaya Kaman öldü; Bahattin Yağlı’yla Yılmaz Erdoğan ağır yaralandı.
İran’ın Ayetullahlar yönetimi, Ehud Sadan’ın bombayla öldürülmesine sahip çıktı, saldırganların “Türkiye vatandaşı” olduğunu açıkladı. Resmi yayın organı kabul edilen Cumhuri İslam gazetesinde yayımlanan açıklamada, suikastın aslında Türkiye’ye verilen “yeni ceza” olduğu belirtildi. Açıklamaya göre Türkiye, İsrail’le ilişkilerini elçilik düzeyine yükseltmenin bedelini bir gün bile geçmeden öğrenmişti: 1992’de Türkiye’de yaşanan suikastlar, adam kaçırmalar, işkenceler, bombalı saldırılar, Ali Hameney’in dünyanın dört bir yanında toplu saldırı emrine uygundu. Tevhid, hiçbir satırı boş olmayan Hizbullahi yazıların yanı sıra çerçeve içine alınmış bildirilerle İslamcılara yol gösteriyordu. Onlara göre İran’ın görevi, Orta Asya’daki Müslüman cumhuriyetleri İslami kimliklerine kavuşturmak, laikliğin yayılmasını önlemekti.
Başbakan Süleyman Demirel’in Şubat 1992’de söyledikleri, çevresinde uydu İslamcı devletler kurmak için uğraşan İran yönetimini zorlayacak nitelikteydi: Bir ucu Adriyatik Denizi’nde, bir ucu Çin Seddi’nde olan bir Türkiye meydana gelmiştir. Daha doğrusu bir Türklük âlemi, bir Türk dünyası meydana gelmiştir. Kafkasya’daki bütün kavimlerin hiçbirini unutmuyoruz. Onların hepsi kardeşlerimizdir.
İran PKK’yi kollayarak yanıtladı. Birçok saldırıdan sonra PKK militanlarını izleyen güvenlik güçlerinin sınırı geçmelerini bahane eden İran yönetimi, sert tavrını göstermekte gecikmedi. Dışişleri Bakanı Alaeddin Burucerdi, Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır’ı makamına çağırarak tazminat isteyeceklerini söyledi.
Uğur Mumcu, 1992 Ağustos’unda, yakın geçmişteki adam kaçırma eylemlerini de gördükten sonra asıl saldırgan odağı saptamak için uğraşıyordu. “Kürtçü PKK terör örgütü” dediği Kürt milliyetçi hareketinin aynı bölgedeki Kürt Hizbullahileriyle yarıştığını, dini sömürerek halkı kışkırttığını belirtiyor, “Çıkmaz sokak” yazısıyla “İslamcı teröre” ve son yıllardaki suikastlara dikkat çekiyordu.
Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden bir ay önce Kudüs kuvvetlerinin ilk görevi, İstanbul’da yaşayan bir İranlıyı kaçırmaktı. Daha altı ay önce Ali Ekber Gorbani, İslam Hareket Örgütü ve Pasdarlarca kaçırılmış; Yalova’da günlerce süren işkencelerden sonra boğazı kablo ile sıkılarak öldürülmüş, yakınlarda bir yere gömülmüştü.
Kudüs Kuvvetleri korunmasız insanları öldürmekte ustaydı. Hangi ülkede olursa olsun saldırmaktan çekinmiyorlardı. Humeyni inkılabını engelleyeceğinden endişe duyulan yazarları, bilim insanlarını cezalandırmak da ana göreviydi.
Uğur Mumcu, son yazısını kâğıda geçirirken aylar öncesinden “Türkiye’nin nasıl sarsılacağı görülecektir” diyerek eylemi duyuran, 1992 boyunca “İslami direnişin yükseltileceğini” ilan eden Tevhid’in belirttiği o “sarsıntı”; gününün o denli yakınlaştığı düşünülmüyordu. Özellikle Aralık 1992’de birer hafta arayla bombalı saldırılar, İranlı diplomat kimlikli ameliyatçıların Tevhid ve İslami Hareket yöneticileriyle sık sık görüşmeleri, yeni saldırı olasılığını da yükseltiyordu. Üstelik daha bir ay önce Tevhid ameliyatçılarının Pasdarlarla birlikte adam kaçırdıkları tanık anlatımlarıyla saptanmıştı.
1993’ün ilk haftasında İslami Hareket Örgütü ile İranlı diplomatlar Ankara’da eylem pazarlığında uzlaşamamışlardı. Ne ki saldırı hazırlıkları sürüyordu:
- Jak Kamhi’ye suikast görevi İslami Hareket Örgütü yerine Tevhid çevresinden, Yeryüzü Dergisi Sorumlu Müdürü Yaşar Polat ve arkadaşlarına verildi. Jak Kamhi’yi İran eğitimli bu ekip, öldürecekti.
- Ankara’da, Kudüs Kuvvetleri ameliyatçıları, Tevhid’in belirttiği gibi Türkiye’yi sarsacak suikast hazırlığının sonuna gelmişlerdi.
Uzmanlara göre bombanın patlamasıyla oluşan ateş kütlesinin ısıl değeri 1400 kcal idi. Bomba bir saniyede ateşlenmiş, ortaya çıkan basınçlı gaz kütlesi, saniyede 8.5 km hızla yukarı ve sağa doğru hareket etmişti. 500 gram C4 patlayıcı bir kamyonu havaya uçurabilirdi. Uğur Mumcu’nun otomobilinin altına konan bomba yerde 85-70 cm genişliğinde ve 15 cm derinliğinde bir oyuk açmıştı. Ferhan Özmen, RDX’ten yapılma 2.2 kg C4 patlayıcı kullanmıştı.
Anlaşılıyordu ki suikastçılar, Sedat Simavi Sokak’ta yerleştirdikleri bombalarla parçalanan otolardaki sürücülerin ağır yaralı kurtulmalarını dikkate almışlar, Uğur Mumcu’nun yaralı kurtulma olasılığını yok etmek istemişlerdi. Bu nedenle birkaç kamyonu parçalayabilecek güçteki bombayı patlatmışlar, binek otomobiliyle birlikte Uğur Mumcu’yu paramparça etmişlerdi. Bedenin parçaları 50 metre aralıklarla bulundu. Büyük parçalar bile 15 metre yükseğe, 100 metre uzağa uçmuştu. Patlamadan haberleri olmayan Necdet Yüksel ile Oğuz Demir, Ferhan Özmen’in emriyle Karlı Sokak’a geliyorlardı, polisleri görünce hemen caddeye çıktılar. Bir telefon kulübesinden Ferhan Özmen’i arayarak ameliyatın başarıldığını bildirdiler.
---
BİTTİ.
---
MUSTAFA YILDIRIM
ARAŞTIRMACI/YAZAR