Erdoğan’ın İran Tutarsızlığı

09 Nisan 2015 Perşembe

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran ziyareti kafa karışıklığına neden oldu. Ziyaretten kısa bir süre önce Tahran’ı “bölgeyi adeta domine etmeye çalışmakla” suçlayıp “buna tahammül etmenin mümkün olmadığını” belirten sanki başkasıydı.
Erdoğan’ın Tahran’daki yumuşak ve uzlaşıcı tavrının bu durumda dikkat çekmemesi mümkün değildi.
Yanlış anlaşılmasın. Erdoğan’ın ziyareti sırasında sergilediği tavır doğruydu. Yanlış olan, arkasını getiremeyeceği belli olan sert ve İran açısından bakıldığında saldırgan olan açıklamalarıydı. Sonuçta, dünyanın önde gelen güçleri ile masaya oturup nükleer konusunda müzakere edebilme yeteneğini sergilemiş olan İran, diplomatik becerisini Erdoğan’ın ziyareti üzerinden de ortaya koydu.
Kendisini Tahran’da dostane bir şekilde karşılayan ve Türkiye ile ilişkiler konusunda sıcak sözler sarf eden Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, dolaylı olarak “Eskiye dayanan ve zorlu sınavlardan geçen Türk-İran ilişkilerini bozmak Erdoğan’ı aşar” mesajını vermiş oldu.
Tahran kuşkusuz Erdoğan’ın -özellikle ikili ekonomik ilişkilerin büyük önemini de gözeterek- Irak, Suriye ve Yemen konularında İran’a karşı sergilediği sert tutumu ziyareti sırasında sürdüremeyeceğini önceden tahmin etti. Bu konuda diplomatik kanallardan Ankara’dan güvence almış olması da muhtemeldir.
Erdoğan’ın, daha önceki sert açıklamalarına karşın Tahran’da bunların tonu ile çelişen uzlaşıcı mesajlar vermesi, doğal olarak, dış politikamızda özellikle 2011’den bu yana görülen hatalar ve tutarsızlıklar meselesini de yeniden gündeme getirdi.
Hükümet son derece başarılı olan “ahlaki” ve “tutarlı” politikalar izlediğini savunsa ve yandaşları nezdinde bu söylemiyle puan toplasa da, sonuçta diplomatik başarıyı gösteren faktörler bilinmektedir. Türkiye’yi bölgesinde yalnızlığa sevk edip etkisizleştirmiş, batıda ise yabancılaştırmış olan politikaların başarılı sayılması bu yüzden mümkün değildir.
Buna bir yandan Suudi Arabistan’ın tümüyle mezhepsel hesaplara dayalı dümen suyundan gitme işaretleri verilirken, diğer yandan İran konusunda sergilenen çelişkiler eklenince, Türkiye açısından ortaya pek de iç açıcı bir görüntü çıkmıyor.
Özetle AKP’nin Sünni ağırlıklı İslamcı dünya görüşüne dayalı ideolojik politikaları Türkiye’ye ne bölgesinde, ne de dünyada yarar sağlamıştır. Ankara’nın ciddi hesap hataları nedeniyle bölgesel etkinliğini yitirmesi, Arap sokaklarında bir ara Erdoğan’a ve AKP’ye duyulan hayranlığın da azalmasına yol açmıştır.
Sonuçta hem “komşularla sıfır sorun” politikası, hem de Türkiye’yi bölgenin “oyun kurucu gücü” yapma sevdası çökmüştür. Ankara’nın kendisine yeni bir dış politika paradigması yaratması gerektiği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Bu yapılırken temelde değişmeyen Ortadoğu’nun sürekli değişen dengelerini de, hayalperestlikten sıyrılıp çok iyi okumak gerekiyor. Bölgedeki değişmeyen unsurların başında sosyal adaletsizlik, demokrasi açığı ve tüm inançları gerçek anlamda güvence altına alacak olan laik bir düzene geçilememesi geliyor. Bunun özeti geri kalmışlıktır.
Bunlar değişmedikçe bu bölge Türkiye’ye fazla hayır sağlamayacaktır. Mevcut ortamda bölgenin değişken olan tek unsuru, anti-demokratik rejimlerin çeşitli çıkarlarını korumak amacıyla girdikleri ve kendilerini bir çatışmadan başka bir çatışmaya sürükleyen farklı ittifaklar oluyor.
Türkiye her şeyden önce bu kısırdöngünün neresinde duracağına karar vermek zorundadır.  


Yazarın Son Yazıları