İran’da yaşananlar gerçekten korkunç. Canlı yayında maç seyretmiyoruz. Yanan evler, meydanlarda yan yana dizilmiş ceset torbalarında bedenler, silah sesleri, yaralılar, hastaneler, ağlayan anneler... İran halkı ile empati kurmaya mecburuz, hem de en acil şekilde! Hiçbirimizin “Bölge için hangisi daha iyi, Türkiye için ne daha iyi olur” gibi hesaplara girme hakkımız yok. Aynen Gazze halkıyla özdeşleştiğimiz gibi, sürekli şiddet uygulayan yobaz bir rejime karşı savunma hakkını kullanan İran halkını da desteklemeliyiz. Neredeyse 70 yıldır arzuladığı özgürlük ve demokrasi dolu günlere bir türlü kavuşamayan, hayalleri sürekli örselenmiş ama yılmadan mücadeleye devam eden bu halkın yanında yer almalıyız! Ortadoğu’da Türklerle beraber en zengin kültüre sahip İranlılar, cesur ve mert bir halktır. Son üç haftada ortada gezen çelişkili rakamlarla 2500 veya çok daha fazla devrim şehidi verdiler, ama korkusuzca yollarına devam ediyorlar (bazı İranlı iç kaynaklar, 12500 protestocunun öldürüldüğünden söz ediyorlar). Hem de yarım asırdır hiç hak etmedikleri korkunç olaylar, iç ve dış savaşlarla karşı karşıya kalmalarına rağmen!
YOBAZ REJİM NERELERDEN GÜÇ ALARAK GELDİ?
1979’da Ayetullah Humeyni’nin Paris’ten İran’a dönüşüyle gerçekleşen yobaz rejime geçişine ben kesinlikle “devrim” demiyorum. Benim gözümde Fransa 1789, Rusya 1917 ve Türkiye 1923’e yaşananlar birer devrimdir.
İran olayı ise 1979’dan itibaren göçük altında kalmaktan ibarettir. İran halkı o günden itibaren korkunç bedeller ödemiş, ülke Şah’ın baskıcı ve totaliter rejiminden kurtulmak isterken daha büyük bir felakete düşmüş, özellikle kadınlar zorla orta çağa itilmiştir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimi, işte tam olarak budur!
İran halkının şanssızlığı, Humeyni’den önce de Şah rejiminde, 1957’den itibaren monarşinin gizli polisi ünlü SAVAK operasyonlarında binlerce ölü vermek, hapishanelerde esir kalmak, demokrasiyi ulaşamadıkları bir rüya olarak görmektir. Pehlevi hanedanının kurucusu Rıza Şah Pehlevi, 1925-1941 arasında İran’ı yönetmiş, 1934’te Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra Atatürk devrimlerinden çok etkilenmiş olsa da bunları ülkesindeki ağır tutucu odaklar nedeniyle yaşama geçirememiştir. Ardından görevini 2. Dünya savaşı sürecinde İngiltere ve Rusya baskısıyla oğluna, henüz 22 yaşında olan Muhammed Rıza Pehlevi’ye devretmiştir. 1951 yılında İran’da Şah’a rağmen başbakan olan Mohammed Musaddık petrol endüstrisini devletleştirerek İngiliz çıkarlarını yerle bir etmiş, AIOC İran-İngiliz petrol şirketine el koymuştur. Batının büyük çıkarlarına çomak sokmanın bedelini üç yıl sonra aleyhine yapılan bir darbeyle ödemiş, Şah’ın da desteklediği MI6 ve CIA çıkışlı bir operasyonla alaşağı edilip ömrünün sonuna kadar ev hapsine alınmıştır. İran, Musaddık ile, monarşiyi İngiltere’de olduğu gibi sembolik olarak bırakıp demokratik bir rejime geçme şansını kaybetmiştir. Oğul Şah Pehlevi, statüsünü korumak için acımasız SAVAK yapısını kullanma yolunu tercih edince, rejimden rahatsız solcular, fakir halk kitleleri, dinciler, milliyetçiler, aydınlar hepsi Şah’a giderek daha çok diş bilemiştir.
Paris’te sürgünde olan dini lider Ayetullah Humeyni, İran’da protestolar arttıkça aranan figür haline gelmiş ve sonunda Pehlevi 16 Ocak 1979’da İran’ı terkederken, kendisi 15 gün sonra 1 Şubat’ta milyonların sevinç gösterileri altında Tahran’a dönmüştür.
Cicim ayları yavaş yavaş yerini bir taktik savaşına bırakmış, mollalar tarafından resmen kullanılan Marsist-Leninist Tudeh Partisi mensupları, adeta son raf tarihlerinin ardından korkunç şekillerde infaz edilmişlerdir. Molla rejimiyle doğal bir ortaklık rüyası gören bu “saf sosyalistler”, vinçlerle asılırken şeriatçılarla ne anlaşma ne de pazarlık yapılamayacağını geç de olsa son anlarında öğrenerek bu dünyaya veda etmişlerdir.
HİÇBİR GÜN HUZUR YÜZÜ GÖRMEYEN İRAN HALKI…
1980-1988 arasında kendi “sözde devrim ortakları” olan komünistleri, gücü ellerine geçirdikten sonra on binlerle yok etmeyi seçen mollalar, bununla da yetinmedi. Irak’ın başlattığı savaşı 1982’de bitirebilecekken tam 8 yıl sürecek şekilde uzatma yolunu tercih etti. Her iki tarafta 1 milyon ölüye ve ekonomik sosyal yıkıma neden olan bu savaş, uygarlık değerlerinden uzaklaşmanın, inatlaşmanın veya devrim ihracı ısrarının ağır bedeli olarak tarihe kaydedildi. Bu savaş 38 yıl önce bitmiş olsa da, İran halkı hiçbir zaman huzur yüzü görmedi. Ülkenin geçmişinde bir Atatürk olmadığı için barış, demokrasi, huzur, medeniyet hep uzak kavramlar olarak görüldü. Uygar bir yaşam arzulayan İranlı kadınların, tatil için Türkiye’ye gelirken uçakların tualet kabininde çağdaş kılıklara büründükleri bilinir. Son 30 yılda İranlı kadınlar, birkaç tel saçlarının bile kendilerine kırbaç, hapis, para cezası ve her türlü şeriat yasası baskısı olarak dönmesine aldırış etmeden özgürlük ve çağdaşlık arayışlarına devam ettiler.
2022’de Mahsa Amini’nin yine sözde başörtüsünü “doğru takmadığı” için başlayan esareti ve cezaevinde dövülerek öldürülmesiyle başlayan olaylar, zaten korkunç gerilim hatları üzerinde yaşayan ülkeyi birden patlama noktasına taşıdı. İran o günden bu yana kendi normları dahilinde bile bir normalleşme yüzü göremedi. Molla rejimine karşı sabrının son kırıntılarını da harcamış ve iki-üç kuşağını bu uğurda yok etmiş olan halk kitleleri, artık geri dönüşü olmayan bir direniş ve başkaldırma yoluna girdi.
PEKİ ŞİMDİ NELER OLABİLİR?
Şimdi İran halkının ve ülkenin önünde duran alternatiflere hızla bir göz atmamız lazım. Amerika’da oturan 65 yaşındaki üçüncü kuşak monarşi temsilcisi Rıza Pehlevi, bugünlerde sık sık televizyonlarda ülkesindeki muhalif protestoculara seslenen potansiyel bir lider gibi davranıyor. Her ne kadar rolünü “demokrasiye geçiş sürecinde önderlik yapmak ve halkın bu molla rejiminden kurtulmasına yardım etmek” olarak tanımlasa da, Şah rejimlerinin geçmişteki sert, baskıcı hatta işkenceci kimlikleri, ismi etrafında tereddütler ve itirazlar yükselmesine neden oluyor. Ama şu gerçeği unutmayalım ki, birçok lider vasıflı İranlı ya öldürüldü ya da hapiste… Şu anda İran’da görünen potansiyel bir farklı lider olmasa da hareket kendi liderini içinden, sokaktan çıkarır belki, kim bilir? Bütün bunlara karar vermesi gereken, yalnız İranlıların kendileridir.
ULUSLARARASI ÇELİŞKİLERİ SORGULAMA ZAMANI DEĞİL
Bu arada, uluslararası siyasi dengeler açısından bakacak olursak, konu daha da karmaşık hale geliyor. Dünyada sicilleri bozuk ülkeler de dahil olmak üzere birçok ülke, İran’daki molla rejiminin bir an önce düşmesini gerektiğini yüksek sesle dile getiriyor. Dünyada ve özellikle Türkiye’de, birçok solcu ve insan haklarına duyarlı siyasiler ve aktivistler bazen ana tabloyu gözden kaçırıyorlar. Şöyle ki, 70 yıldır İran’da ağır bedeller ödeyen o asil halk, artık hak ettiği insanca yaşama geçiş yapmak için bu rejimden kurtulmaya mecbur. Bu yaşananların bedelini en az yarım asırdır ödemiş İranlı solcular, sokaklarda yıllardır ölümü göze alarak mücadele eden, hatta ölen İranlı gençlerin ailelerinin hiçbiri size “keşke şu ya da bu ülke bizi desteklemese” demeyecekler! Öte yandan bu kriz bize Birleşmiş Milletler’in bir kez daha görevlerini yapamayan, sorumluluklarını üstlenemeyen bir sözde uluslararası dev organizasyon olduğu gerçeğiyle baş başa bırakıyor. Çünkü ABD, veto haklarını çoğu zaman sadece İsrail çıkarları için kullandığından, BM işlevsiz bir enkaz haline geliyor.
İran halkı, kurtuluşuna belki ilk defa bu kadar yaklaştı. Kendi demokrasi arayışında hayati günler yaşıyor. Bu harekette kadınların büyük bir ağırlığı var, her şeyi göze almışlar zincirlerini kırmak için. İran, binlerce yıllık medeniyet mirasını hiçe sayan 47 yıllık süreci gerçekten kötü bir kabus olarak tarihe gömüp 21. yy’a bütün gücüyle gecikmeli bir giriş yapmak istiyor. Peki halk desteği gerçek anlamda ne kadar? Görüştüğüm bazı İranlı sanatçılar, belki nüfusun yalnız %10 civarının doğrudan ekonomik çıkarlarla rejime bağlı olduklarını, son ağır olaylardan sonra bu rakamın dahi çok tıraşlanmış olabileceğini söylüyorlar. Yani anlayacağınız, şu andaki durum Elvis Presley’in şarkısına bağlanmış gibi: “It’s Now or Never” (Ya Şimdi Ya Hiçbir Zaman). İran halkı bunun farkında ve o yüzden olaylar durulmuyor…
Atatürk’ün temel söylemlerinden “Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ve “Bağımsızlık benim karakterimdir” felsefelerine gönülden inanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak dünyada çıkan her kriz için tutarlı ve samimi yorumlar yapabiliyorum. Putin’e de Trump’a da Netanyahu’ya da Hamaney’e de aynı sebeplerle şiddetle karşı çıkarken bir tereddüt taşımıyorum. İşte bu yüzden de onların kendi aralarındaki çıkar arayışlarından kaynaklanan çelişkiler veya zıtlaşmalar, ezilen, öldürülen halkları düşünürken hiçbir zaman benim ana gündemim olmuyor. Halkların demokrasi, insanca yaşam ve özgürlük arayışlarına destek vermek, daima bizim ana pusulamız olarak kalmalı…