Adlarına ilk kez rastladığımız Burak Cem Arlıel’in yönettiği, Deniz Yeşilgün’le Gökhan Zincir’in senaryosunu yazdığı, Şenol Altun’un da kameramanlığını yaptığı, ayrıca dekor-kostüm (Baran Uğurlu) tasarımından bazen ağdalı kaçmış müziklerine dek (Alpay Göltekin, Alp Yenier) epeyce özenilmiş, bezenilmiş bu sıradışı belgeselimsi film, Yahudilerin toplama kamplarında topluca yok edildikleri II. Dünya Savaşı yıllarında, Nazi çizmesi altındaki Fransa’da görevli Türk diplomatların inanılmazı başardıkları, bazı hayat kurtarma çabalarını konu ediniyor özetle.
Hiçbir ülkenin vatandaşlarını savaşın dehşetinden koruyamadığı, Avrupa’nın o karanlık yıllarında, Türk Musevisi oldukları için Nazi saldırı ve baskınlarından, sonu karanlık tutuklanmalardan sıyrılıp hayatta kalmayı başarmışların oğlu, torunu, vb. gibi yakınlarını bulup onlarla yapılmış çeşitli konuşmaları ve yorumları eksen alıyor “Türk Pasaportu.”
Monotonluğu kırmak için de aralara eski, siyah-beyaz kayıt ve haber filmlerinden parçalar konulan filmde, dönemin TC hükümetince ayarlanmış ve birer vagonu Türk Yahudilerine ayrılmış trenler, tam 8 sefer yapıyor (normalde 2-3 gün çeken) Paris-İstanbul arasında, yer yer bombalansa da durdurulsa da hayata ve özgürlüğe taşıyor içindekileri 10 günde. Hatta raylar bozulunca inip 4-5 km. bile yürüyorlar.
Giderek bu zorlu yolculuğun çeşitli anlatımlarına odaklanan filmde, trendekiler “hayat boyu unutulmayacak bir macera”yı yaşıyorlar kısacası. TC uyruğuna ve kimliğine sahip Yahudilere alelacele Türk pasaportu sağlayarak onları Gestapo’nun demir pençesinden ve toplama kamplarına gönderilip fırınlarda yakılmaktan son anda kurtaran, Paris, Marsilya, Vichy vb. gibi Fransız kentlerindeki (Selahattin Ülkümen, Namık Yolga, Necdet Kent, Bedii Arbel, Cevdet Dülger, Behiç Erkin, Fikret Özdoğancı vb. gibi) gözü kara, yürekli Türk konsoloslarına adanmış film, sinematografisinden çok özlü içeriğiyle öne çıkıyor. Kaçırılmamalı.
'Büyük kaçış'a tanıklık
Yazarın Son Yazıları
Polanski eski yarayı kaşıyor
Savaşın dehşetinde büyümek
Filistinli ünlü sinemacı Elia Suleiman’ın(ES’nin), 2009 yapımı “The Time That Remains-Geride Kalan”dan beri süregelen suskunluğuna artık son verdiği ve başrolünü üstlenerek kendini oynadığı yeni filmi “It Must Be Heaven-Burası Cennet Olmalı”, ES’nin Nasıra’daki evinde oturup dışarıyı seyrettiği, konuşmasız sahnelerle açılıyor.Pişkin bir komşusu bahçesindeki ağaca çıkmış, limon araklıyor, avcılığa meraklı bir başka komşusu da başından geçen kartal-yılan hikayesini anlatıyor.Yalnız yaşayan bir dünya vatandaşı olan kahramanımız, Filistin hakkında çekeceği bir film tasarısını Fransız yapımcısıyla görüşmek üzere Paris’e uçuyor ama önerdiği senaryo reddolunca bu kez yine sinema münasebetiyle çağrılı olduğu New York’a geçiyor, gözlemciliğini otel odalarında sürdürüyor.
Çağdaş, Fransız oyun yazarı, tiyatro rejisörü, komedyen (ve muhtemelen 1960-70’lerin, yaşlandıkça arada bir yönetmenlik de yapan oyuncusu Guy Bedos’nun oğlu) Nicolas Bedos’nun senaryosunu da yazıp çektiği ikinci yönetmenlik denemesi olan “La Belle Epoque-Yeni Baştan”, gösterildiği son Cannes festivalinde seyirciye “hem eğlendirici, hem düşündürücü, hem de duygu dolu” dakikalar yaşatıp yarışma bölümünün en ilginç filmlerinden biri olarak dikkat çekmişti.
005’te Fransa’yı günlerce birbirine katan banliyö ayaklanmalarından esinlenerek çekilmiş ve son Cannes festivalinde jüri ödülüne değer bulunmuş “Les Miserables-Sefiller” Cannes’ın sürprizlerinden biriydi.
Kotevska ve Stefanov’un yönettiği En İyi Belgesel ve En İyi Yabancı film Oscar’larına aday ‘Honeyland-Bal Ülkesi’ bugün gösterimde.
Yönetmen Lulu Wang’ın kendi hayatından (yani kendi babaannesinin hastalığından) esinlenerek senaryosunu yazıp Changchun’da (Çin) çektiği “The Farewell-Elveda”, New York’ta beklediği Guggenheim bursunu alıp eğitimini sürdürmek isteyen ama akciğer kanseri teşhisi konmuş...
Korku sinemasının ender kullanılan ama vazgeçilmez figürlerinden olan ve ait olduğu bedeni inat ve ısrarla arayan bir “kesik el”in başrolünde olduğu, bu kesik el’in yanı sıra dokunaklı bir kırık aşk hikâyesinin de beyazperdeye yansıtıldığı, Jeremy Clapin imzalı, 81 dakikalık Fransız animasyonu “J’ai Perdu Mon Corps-Bedenimi Kaybettim”, bilindiği gibi son Cannes festivalinin Eleştirmenlerin Haftası bölümünde gösterilip eleştirmenler kadar seyirci kesiminin de gönlünü fethederek büyük ödülü kazanmıştı 2019’da.
Quebec’in Montreal kentinde 1989’da doğan, öğretmen Genevieve Dolan’la oyuncu-şarkıcı Manuel Tadros’un oğlu olan yönetmen Xavier Dolan, bilindiği gibi son 10 yılda Kanada sinemasının, (1.68 cm boyundaki) harika çocuğu olarak yükselen yıldızı, malum.
Son dönemin en nefis filmlerinden biri gösterimde: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi
Pelin Esmer, sinemamızda eşine pek rastlanamaz cinsten bir “güçlenme, güven duyma ve dayanışma” hikâyesini perdeye taşıyor.
Makedonya YAPIMI ‘Onun Adı Petrunya’ haftanın kaçırılmayacak filmi
Lukas Dhont’un yazıp yönettiği, ilk uzun metrajlı filmi ‘Kız’ı Filmekimi’nde ıskalayan tüm sinemaseverlere salık veriyorum.
Çağdaş bir Don Kişot çeşitlemesi...
İstanbul film festivalinden notlar: ‘Utanç’tan ‘Canavar’a...
Dehşetin soluk kestiği bilimkurgu: ‘Life’
Yönetmen Deniz Gamze Ergüven imzalı, Fransa’nın 2016 En İyi Yabancı Film Oscar adayı Mustang filmi, önceki gün İstanbul Galatasaray’daki Fransız Sarayı’nda verilen özel bir davet ile kamuoyuna tanıtıldı. Etkinliğe filmin genç başrol oyuncuları da katıldı.
Sınırdaki uyuşturucu savaşları...
Pasolini’yi kimler katletti?
Underground bir gençlik
Usta sinemacı Ridley Scott’ın Kitabı Mukaddes’teki göç anlatısından uyarladığı ‘Exodus: Tanrılar ve Krallar’, görselliğiyle öne çıkan bir tarihsel epik
Koca karısını aldatırsa...
Derdin devası sevgi...
20 bininci günde uyanınca…
Son Cannes festivalinin açılış filmi olan ‘Monako Prensesi’ bugün gösterime giriyor
Çekici yıldızlar geçidi
Hortum artık bize de geldi
‘Fazla zekâ insanı bozar’
Bir kirli polis portresi
Ustaya şapka çıkaralım
Sıkı bir hapishane draması: ‘Yüksek Risk’
Beylik bir suç filmi
Çekici bir dolandırıcı işbaşında...
Maskenin ardındaki yaşamlar