Son yazılarımda irdelediğim “dağılma” süreci kültürel düzeyde kendini gittikçe artan bir yok olma korkusu olarak gösteriyor. Bu korku bugün var olan gerçeklik içinde aşılması olanaksız görünen ekolojik, ekonomik, siyasi, teknolojik risklerden kaynaklanıyor.
Yok olmanın ekonomi politiği
Kapitalist üretim tarzının egemenliğinin küreselleşmeye başladığı, 19 yüzyıldan bu yana atmosferdeki karbondioksit oranları artıyor. Artışlar, 1980’lerden bu yana, kapitalizmin krizi içinde tüketimin hızlandırılmasına, kitlesel ulaşımın ucuzlamasına bağlı olarak grafiklerin dışına taşan bir hıza ulaştı.
Bu artışlara bağlı olarak artan küresel ısınmanın iki yıkıcı sonucu var. Birincisi kutuplardaki buzların erimesi hızlandıkça rüzgârların yönü değişiyor. Sıcaklık dalgaları kimi bölgelerde, insanları kuraklıktan, kimi bölgelerde hızla artan nemden, şiddetlenen yağışlardan öldürüyor. Bilim insanları bu sürecin, önümüzdeki yıllarda hızlanacağını söylüyorlar. İkincisi kuraklık, aşırı yağışlar, hızlı kentleşme (yeşili yok eden betonlaşma), nüfus artışı, tarım alanlarındaki hızlı genişleme ile birleşince yaşam alanlarının ekolojik dengesini bozuyor. Ekolojik dengelerin bozulmasına bağlı olarak, gezegenin, tarihindeki, “türlerin kitlesel yok olması dalgalarının” altıncısı başlıyor.
İnsanlık, küresel ısınma sorununun ülke bazında çözülemeyeceğinin ayırdına varmış durumda. Ancak kapitalizmin ekonomik krizinin, ülke ekonomilerine getirdiği basınç, bunun kışkırttığı milliyetçilik, yeniden hızlanan nükleer silahlanma yarışı gibi gelişmelerin etkileri altında, uluslararası işbirliği olasılığı zayıfladıkça, insanlar, son yok olma dalgasının kendilerini kapsamasından korkuyorlar.
Teknolojinin gelişme hızı
Teknolojik gelişmeler de fazla umut vermiyor. Çağın öncü teknolojilerini üreten bilişim alanındaki “gelişmelerin” hızı, potansiyelleri, konuyu yakından izleyenlerin, bu alanda büyük servetler biriktirenlerin bile anlama kapasitesinin ötesine geçmeye başladı.
Robotların kâr oranlarını yükseltmek için sermaye devrelerine gittikçe artan oranda entegre edilmesine ilişkin, “peki, işçilere ne olacak” sorusu bir süredir gittikçe daha yoğun biçimde gündeme geliyordu.
Google, Apple, Facebook, Tesla gibi dev şirketlerin sermaye kaynaklarıyla beslenen teknolojinin yapay zekâ (YZ) alanındaki gelişmeleri hızlandırması, çok daha varoluşsal bir korkuyu gündeme taşıyor: İnsan zekâsını geçtiği anda büyük bir hızla ilerleyecek olan YZ’nin, toplumsal gerçekliği, bunun içindeki insanı nasıl algılayacağını bilmek son derece de zor. Bugünün insanından öğrenerek gelişen YZ’nin, rekabetçi özellikler kazanmasının yanı sıra, ırkçı cinsiyetçi yargılar edindiğini gösteren örnekler büyük kaygı yaratıyor.
Gelecekte, insan türü, YZ için “evcil hayvanlara” mı, “hammadde kaynağına” mı dönüşecek? Yoksa YZ tarafından görmezden mi gelinecek (bu en iyi senaryo)? Bu soruların cevabını bilmek şimdilik olanaksız. YZ’nin, birbirleriyle konuşma, akıl yürütme süreçleri daha şimdiden insanlar için şeffaflığını kaybetmeye başladı.
Zuckerberg (Facebook) ve Musk (Tesla) arasında çıkan tartışma çok öğretici. Zuckerberg, Musk’u felaket çığırtkanlığı yapmakla, Musk da Zuckerberg’i konuya vâkıf olmamakla suçladı. Bu atışmadan bir hafta sonra Facebook, iki YZ programını, kendi aralarında konuşurken giderek anlaşılamaz olmaya başlayan bir dil geliştirdiklerini görüncekapattı. Ünlü strateji oyunu “Go”da dünya şampiyonunu yenen bilgisayarı bu başarıya götüren YZ işlemlerinin hâlâ anlaşılamamış olması da bir başka korkutucu örnek.
Bugün insanlık, bu karanlık gelecekten kurtulabilecek mi? Bu soruya, bugün, olumlu bir cevap vermek zor. “İnsanı, insanın kurdu” yapan özel mülkiyet düzeninin, yaşamın ilkelerini kâr yapma önceliğine tabi kılan kapitalizm altında ve bir Tanrı’nın dünyayı “akıllı tasarımla yaratarak” insana tüketmesi için lütfettiğini sanan kafayla kurtulamayacağı ise kesin.
Dağılmanın öbür yüzü: Yok olma korkusu
Yazarın Son Yazıları
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.