Sonuçların niteliği, katılanların, siyasi aktörlerin eğilimleri belirginleşti. Artık bir “otopsi” yapmayı deneyebiliriz.
Gerçekler ve fanteziler
Gerçekler: Bu referandum OHAL altında yapıldı, hile yaygındır; öyleyse, meşru sayılamaz, sonuçlar yasal değildir. Erdoğan’ın liderliğindeki siyasal İslam bu referanduma bir “cihat” ruhuyla girmiş, varını yoğunu arzusunun arkasına koymuştur. AKP salt bir parti değildir, aynı zamanda bir hareketin temsilcisi, bir projenin aktörüdür. Şimdi bu projenin içerdiği, toplumsal dönüşümler hızlanacaktır. Bu parti ve liderliği her seçimde “gerekeni yapar ve kazanır” (bir sınıf iktidardan seçimle uzaklaştırılamaz)! CHP bir deneyimden daha yenilgiyle çıkmıştır.
Fanteziler:“ ‘Hayır’, aslında kazanmıştır”; “CHP kendi oy tabanından fazlasına ulaştı”; “Yüzde 20’lerdeki oyunu yüzde 40’lara çıkardı”; “Erdoğan kazandı ama şimdi işi daha zor”; “2019’da görülecek hesabımız var”; “CHP... Gazi Meclis’i sonuna kadar koruma kararı...”. Bu kadar hile ve yalandan sonra bu “diniman sahibi, namazında niyazında insanlar…”
Bu fanteziler, bu [G]erçeklerin ağrılarına katlanmaya yardım ediyor, Erdoğan liderliğindeki AKP’de temsil edilen siyasal İslamın iktidarını destekliyor.
Yukardaki [G]erçeklerin AKP ve siyasal İslamla ilgili parçasına geçen hafta kısaca, son iki kitabımda (Tekin Yayınevi) da ayrıntılı olarak değinmiştim. Bu yazımda, daha çok CHP üzerinde durmak istiyorum.
2019 – ‘Gazi Meclis’ filan...
Dün, Erdoğan’ın yolunu açan kıdemli bir siyasetçi, bugün “tarihi kırılmayı” futbol maçına indirgeyerek, 2019’da bu yenilginin rövanşını almaktan söz ediyor; dün durumu anlamamıştı (başka ne diyebiliriz ki?), bugün de “anlamıyor”. Bu referandum, siyasal İslam dışındaki muhalif sesleri gerek, medya ve mahalle baskısıyla simgesel, gerekse de polis, mahkeme baskısıyla fiziki şiddet uygulayarak susturmaya, “kendi hakikat” rejimine uymayan yaşam alanlarını ve bedenleri imha etmeye kararlı, öznelliklerin üretildiği eğitim sistemini bu yönde dönüştürmekte olan bir iradeyi ve iktidarını konsolide etti.
2019 geldiğinde, bu iktidar, devleti, YSK değişmiş olacak mı? ‘Hayır’ diyenleri, “Keşke biz de ‘Evet’ verseydik” noktasına getirmekten söz eden akıl, değişecek mi? Bugün oyumuzu 40’lara çıkarttık, 2019’da rövanşını alırız iddiası, “Biz teslim oluyoruz, siz de bu referandumun sonuçlarını kabul edin” demenin ötesinde anlamsızdır.
CHP’nin oylarını arttırdığı savı ise dürüst ve doğru bir analiz değildir. Dürüst değildir, çünkü tüm “Hayır” oylarını CHP’ye mal etmektedir, “hayır” diyenlerin önemli bir kesimini (sol seçmenin, Batı’daki Kürt seçmeni) yok saymaktadır. Doğru değildir, çünkü bu kesim CHP’nin tüm geçmiş (HDP liderliğinin referandum sürecinde susturulmasına yol açan dokunulmazlıkların kalkması da dahil) hatalarının ayırdındadır. CHP’nin referandum sonrasında geliştirmekte olduğu teslimiyetçi tavır bu güvensizliği artırıyor. Bu kesimin 2019’da (o da eğer seçim olursa) CHP’yi destekleyeceği varsayılamaz.
Diğer taraftan “Gazi Meclis’i korumak”, içi boş bir iddiadır, teslimiyetin bahanesidir! Yeni anayasa, başkanın yetkileri, Meclis’te iktidar partisinin grubunu bile etkisizleştiriyor. Bu Meclis’te muhalefet grubuna “yeni rejimin incir yaprağı”,“konu mankeni” olmaktan öte bir işlev kalmıyor.
Erdoğan liderliğindeki Siyasal İslamın “oyunlarına”, iktidarına, en açık ihlallerine, siyasi ve hukuki “darbe”lerine ve yeni rejimine teslim olan CHP, Cumhuriyet, Laiklik, demokrasi bayraklarını yere düşürdü. Şimdi, bu bayrakları yerden kim kaldıracak? Bu sorunun cevabı acilen bulunmazsa, korkarım, yakında kaldıracak kimse kalmayacak!
Referandum: Bir ‘otopsi’
Yazarın Son Yazıları
“O kadar da olmaz!” derken karar çıktı.
Küresel düzeyde hemen her ülke için ekonomik, siyasi ve toplumsal riskler hızla artıyor.
Trump ve Şi Cinping, Mayıs 2026 Pekin zirvesinin ardından iki ülkenin ilişkisinin sıfırlanmasından söz ettiler.
Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.
Bu yazıları okuyan bir gözlemcinin aklına ilk anda, “Neoconlar gerçekten pes mi etti?” sorusu gelebilir. Bir yorumcu da “imana mı geldiler?” diye sorarak dalga geçiyordu.
Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor.
İran savaşının tetiklediği, enerji krizi öncekilerden farklı; yeni bir dönemin başladığını düşündürüyor.
Perşembe günü, Almanya’nın yeniden silahlanmaya başladığına dikkat çekmiştim.
Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım.
Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı.
“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım.
Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var.
Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi.
Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu.
Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.
ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında, Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor.
McKinsey araştırma şirketine göre küresel enflasyon riski, resesyon beklentisi giderek artıyor; The Economist ve Financial Times da aynı frekansta.
Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran hattında tırmanan savaş, çoğu zaman yalnızca jeopolitik bir kriz olarak ele alınıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor.
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.