Okurlarına tarihin en kral eşcinsel âşıkları Mevlana ve Şems’i platonik iki âşık gibi sunmak için epey çaba harcayan, rivayete göre, cemaat istemiş ve o günlerde domates Türkiye coğrafyasında yokken iki tarihi kişiliğe domates soyduran Elif Şafak biseksüel olduğunu açıklamış. Kimse sormamıştı ama o açıklamış. Öyleyse bizim de bu ülkedeki eşcinsel kişilerin mücadelesini gözünün içine baka baka anlatmamız gerek. Bu arada pek çoğunuz kadınlar için pembe, erkekler gri kapaklı AŞK romanını kapış kapış aldınız. Ve bu platonik aşk pek bir hoşunuza gitti. Mevlana’nın Şems’e yazdığı üç mektubu okusaydınız, bu aşk platonik mi görürdünüz.
Bu ülkede eşcinsellik zor iştir. Eğer ünlü bir yazar, ünlü bir modacı ya da aileden zengin biri değilseniz, hayat sizin için eksiyle başlar. Özellikle de yoksulsanız ve törelerin, geleneklerin eşcinselliği adeta “veba” gibi aşağıladığı bir bölgede yaşıyorsanız, yaşam bazen çekilmez olur. Yıllar önce İç Anadolu’da, Sivas bölgesinde bir köye uğramıştım. Karların yolları kapadığı köyde, bir annenin hiç durmayan ağıdı bütün köyü kuşatmıştı. “Ömer’i intihar etmişti.” Anneye başsağlığına gittiğimde, onu oğlunun fotoğrafına sarılmış ağlarken bulmuştum. Ömer neden intihar etmişti? Anne bir an gözlerini silmiş, çevresindekilere tek tek bakmış ve şöyle demişti: “Aha bunlar neden olmuştur, Ömer’im bu yüzden kendini ipe salmıştır. Hiç durmadan alay ettiniz onunla, yürüyüşüyle alay ettiniz, ‘kız gel buraya, kız git buradan’ diyerek onu alaylı tükürüklerinizle boğdunuz.”
Kimseden ses çıkmamıştı, “kız Ömer intihar etmişti.”
Ömer öyle çok aşağılanmıştı ki, intiharı asla bağışlamayan dinsel inancına rağmen kendini öldürmüştü.
Bir başka hikâye, yıllar önce Diyarbakır’da önemli bir dava vardı. Eşcinsel olduğu için babası ve iki amcası tarafından 14 kurşunla öldürülen 17 yaşındaki Roşin Çiçek’in davası. Diyarbakırlı Roşin, gencecik bir çocuktu. Cinsel kimliğiyle yeni yeni tanışıyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı duygularla kendi başına mücadele ediyordu. Kimselere açılamıyordu, çünkü çevrede erkek bedeninden hoşlandığı duyulsa, hayatı kararırdı. Suskundu ama içgüdüleri zaman zaman onu ele veriyordu.
Aile durumunu sorgulamaya başlamıştı. Olacak şey miydi? Bir erkek, erkek gibi davranmalıydı, korkak tavuklar gibi değil. Neydi bu Roşin’in halleri, eline bir gün bile silah almamıştı. Düğünlerde, derneklerde silah patladığında kulağını kapatıp bir kuytuluğa sığınıyordu. O gün de babası ve amcasıyla atışmıştı. Babası sormuştu, “Yoksa sen ib… misin? Sen bizi rezil etmek için mi dünyaya geldin? Bizim ailede böyle biri çıkmaz, çıktı mı da yeri mezardır.” Azarlara, aşağılanmalara dayanamayan Roşin fırlayıp evden çıkmıştı. O çıktıktan sonra babası ve amcaları, iddialara göre, kararlarını vermişlerdi. Ve bir gün sonra Roşin’in ölüsü bir yolda atılmış olarak bulundu, 14 yerinden kurşunlanmıştı.
Davaya bakan Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, belki de bir ilke imza atarak sanıklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet verdi. Neden bir ilk çünkü bu tür davalarda hâkimlerin “iyi hal” ve “töre ve gelenekler” gibi hafifletici sebepleri sıklıkla ele aldıklarına ve ceza yasasında mevcut cezaların sanıklar lehine düşürüldüğüne tanığız. Böylesi durumlarda sanıklar “aile namusunu korudum” cümlesine pek sık başvururlar. Ve bu gerçekten etkili oluyor. Çünkü bu ülkede hemen herkes “aile namusuyla” fazlasıyla ilgilidir. Aileyi kutsallaştıran bu tür geleneksel kodlar, pek çok kadın ve erkeğin yaşamını karartır. Ve bu en kutsal olan yaşam hakkına direkt bir tecavüzdür. Ve hayatın büyük sahnesinde, herkese yer var.
Not: Eşcinselliğin nasıl sınıfsal bir yapıya sahip olduğunu anlamak için Fransız filmi “Mavi En Güzel Renktir”i izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Mesele öyle, “Ben biseksüelim” demek kadar lay lay lom değil.
Eşcinsellik de sınıfsaldır
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım İran’da aralık ayından bu yana iktidara karşı yapılan protestolar şiddetini artırarak sürüyor.
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!