Furkan’lar çoğalırken...

27 Eylül 2020 Pazar

Furkan intihar etti. Kısaca hayal kurmaktan vazgeçti. Onun intihar mektubunu okurken aklıma karantina döneminde yaşadığım bir olay geldi. Herkes için sokağa çıkma yasağı var, bu nedenle sokağımdan motosikletli kuryeler son hızla geçip evlere yiyecek, içecek, onlardan birinin dediği gibi oje, saç boyası, tırnak makası götürüyorlar. Çok hızla hareket etmeleri gerekiyor, çünkü çalıştıkları şirketin talimatı var, asla bir yerde durmayacaklar, her şeyi en fazla yirmi dakika içinde yerine yetiştirecekler, şirket yönetimi onları cep telefonlarından izliyor. Yemek için, su içmek için duranın parası kesiliyor.

Godot’yu beklerken. 

Fotoğraf: Işıl Özgentürk.

İşte o günlerden bir gün ben de maskemi, eldivenimi giymiş, elimde makas kimselere görünmeden apartman bahçelerinden gül kesiyorum. Adamın gül hırsızına çıkması umurumda değil. Tam köşeyi dönüyorum, hemen yanımda motosikletli bir kurye yere kapaklanıyor. Kimseler yok, hemen yanına gidiyorum, rengi sapsarı, titriyor. Sesi anca çıkıyor, “Teyze bana su verir misin? Ölüyorum.” Ne yaptığımı bilmeden caddede açık bir yer arıyorum, neyse bir fırın var, su istiyorum, fırıncılar bir şişe suyu bana uzatıyorlar, birden aklıma geliyor: “Lütfen şu poğaçalardan dört tane verir misiniz?” Gül kesmeye çıkmışım ya yanımda para yok, durumu anlatıp fırıncının insafına sığınıyorum.

Kuryenin yanına geldiğimde onu motosikletin üstünde öylece kıvrılmış beklerken buluyorum. Su şişesini kapıp bir çırpıda bitiriyor, derin bir oh çekip poğaçalardan birini yemeye başlıyor. Biraz kendine geldiğinde bana teşekkür ediyor, 18 saattir çalışıyormuş, dur durak bilmeden. Eve gidince sadece uyuyormuş, hayal kurmayı çoktan unutmuş.

Furkan mektubunda şöyle demiş: “Merak ediyorum, neden kimse bana değerli olduğumu hissetirmiyor? Neden kimse beni sevmiyor? Milyarlarca insan olmasına rağmen neden kendimi bu dünyada yalnız ve değersiz hissediyorum. Biraz daha eğlenceli, daha yakışıklı, daha çalışkan olmam gerek. Hayat bunları istiyor. Benim bunları karşılayacak ne gücüm ne de umudum var.

Birden aklıma başka bir intihar olayı geliyor. Bir onur intiharı. Gaziantep Zeugma Müzesi’nde görevli arkeolog Merve Kaçmış 13 Ocak 2020 günü intihar etti. Genç arkeolog, geride bıraktığı mektubunda müzedeki envanter kaydı olmayan ya da hiç bulunmayan eserlerin üzerine zimmetlendirilmek istenmesi nedeniyle ağır bir baskı gördüğünü açıkladı. Daha sonra kayıp on eser bulunmadı. Görevlilerin bir kısmı işten uzaklaştırıldı. Ama Merve, o gencecik kız, bu çok karmaşık, ezici, insanı sürekli aşağılayan hayata dayanamamıştı.

Dostlarım ne yazık ki bir ülkede genç intiharları çoğalmaya başlamışsa, herkes için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Kimseler kendilerini aldatmasın, “Onlar da çalışmak istemiyorlar, hemen CEO olmak istiyorlar”, “Saygısızlar” gibi cümleler kurmasın, onların büyük çoğunluğu açlıkla, evet açlıkla karşı karşıya. Onların bu kadar “geleceksiz” kalmalarında hepimizin suçu var. Sessizliğimiz, bencilliğimiz onları öldürüyor!

İşte onlardan birinin daha hikâyesi, dostum Orhan Aydın’dan aldım:

Adı Leyla Pınar idi, 28 yaşında. Elbistan doğumlu. Sarı uzun saçları, yeşil elma gibi gözleri vardı. Sahnede peri, hayat içinde ise unutulmuş bir şarkı gibi gezerdi. Okuduğu oyunculuk bölümünü, bursu kesildiği için yarım bırakıp çalışmak zorunda kalmıştı. En büyük tutkusu tiyatro, kitap, müzik ve danstı. İki arkadaşıyla ile bir oda bir salon evde nefes almaya çalışıyordu. Kendi yazdığı, yönettiği, dekorlarını, kostümlerini kendisinin kotardığı doğa-çevre-hayvan üstüne metinleri hayata katıyor, çocuk tiyatrosu yaparak hayata tutunuyordu. 6 aydır sahneler, salonlar, okullar kapalıydı. Geçen hafta evindeki tüm kitaplarını satmak zorunda kalmıştı. Son parası ile mahalle bakkalından aldığı balonları şişirip çocuklara dağıttığı biliniyor. 3 gün önce siyah bir kartonun üstüne, palyaço makyajı yaparken kullandığı malzemelerle ‘Boğuluyorum’ diye yazarak yaşama veda etti. Cami avlusunda mahallenin çocukları ve ev arkadaşlarından başka kimseler yoktu.

Şimdi sakın ola ki “Başka bir iş yapsaymış” demeyin, onun bir tutkusu vardı ve bu ülkede tutkulu olmak, tutkularının peşinden gitmek kolay değil.

Bir pazar sabahı canınızı sıktım. Müge Anlı’nın programlarını izlemenizi öneririm, ülkemizin nasıl bir bataklık haline geldiğini göreceksiniz. İşte bu bataklık en çok hayatını değerli kılmak için bir amaç bulmaya çalışan, tutkularından vazgeçmeyen genç insanları boğuyor. Bütün bunlar olurken “Mustafa Kemal mi, Atatürk mü?” tartışmasının hiçbir anlamı kalmıyor. Manavların önünde çürümeye yüz tutmuş meyve ve sebzeleri tek tek ayıklayanlar çoğalıyor, icra daireleri tıka basa dolu, Kürt-Türk fark etmiyor, iktidar her gün en az elli kişiyi gözaltına alıyor, tutukluyor. Paraları ödenmediği için Amerikan ilaç şirketleri Türkiye’ye ilaç göndermekten neredeyse vazgeçiyor, bir ekonomist ülkede kasa satışının patladığını söylüyor, bu kasaları alanlar öyle büyük şirketler filan değil, bizzat parası ve altını olan ülkenin şanslı kesimi. Ve biz Godot’yu beklemeye devam ediyoruz.


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020