Venezüella Devlet Başkanı Maduro, 10 Ocak’ta, ikinci devlet başkanlığı dönemine tartışmalı bir şekilde başlıyor.
Muhalefetin diktatör dediği lider, geçen sonbahar İstanbul’da Nusr-Et’te yemek yemişti hatırlarsanız. Venezüella kriz halindeyken lüks bir lokantada kendine ziyafet çekmesi, çok eleştirilmişti.
Mikrop dergisindeki AntiTürcü Köşe’de, Venezüella Bolivarcı Devrim’den uzaklaşalı epey oldu diye yazmıştım. Maduro’yu “sosyalistlik” üzerinden eleştirenlerin argümanının geçersiz olduğunu, aslında bir diktatörün ağırlanacağı en iyi yerin adı geçen yer olduğunu düşünüyorum.
Maduro ise, kendisine diktatör diyenlere, şu yanıtı veriyor: “Bana diktatör demeleri umurumda değil. Bana diktatör diyenlerin cehenneme kadar yolu var. Ben kim olduğumu biliyorum, Simon Bolivar’ın değerlerini taşıyan mütevazı bir adamım. Asla diktatör olamam.”
Diktatörlük tartışması, geçen mayıs ayında devlet başkanlığı seçimlerindeki hile iddialarıyla alevlendi. Muhalefetin büyük kesimi seçimi boykot etti. Boykotu aşıp aday olan muhalif liderlerden Henri Falcón, sandıkların kapanmasından kısa bir süre sonra seçimlere hile karıştırıldığını ve sonucu kabul etmediğini açıkladı.
Falcón’un söylediğine göre, hükümet, oy kullanma yerlerine yakın noktalara 13 bin yardım masası kurmuş. Seçmenlerin oy kullandıktan sonra çadırlardaki yardım masalarına gelmesi istenmiş. Devlet yardımlarını almak için kullandıkları “anavatan kartlarını” okuttuklarında, ikramiye verileceği vaat edilmiş!
Muhalefet, haklı olarak, hükümeti oy satın almakla suçluyor. Hükümet yetkilileri ise seçimlerin “adil ve özgür” yapıldığı iddiasında...
Muhalefet, bu meseleyi VenezüellaUlusal Meclisi’ne taşısın derseniz... Ülkedeki son meşru seçim kabul edilen Aralık 2015 seçimi sonucunda oluşan Meclis, muhalefetin kontrolünde. Batı destekli Meclis’in Başkanı Juan Guaido da, Maduro’nun ikinci dönem devlet başkanlığının yasadışı olduğunu söylüyor ama bundan öte pek bir şey yapamıyor. Çünkü Meclis’in, kendi aldığı hiçbir kararı uygulama gücü yok; rejimin kontrolündeki Yüksek Mahkeme, Meclis’in tüm kararlarını iptal ediyor!
Yargıya başvurulsun derseniz... O kapı da kapalı. 2015’teki seçimle görevi biten eski parlamento, yeni milletvekilleri göreve başlamadan harekete geçti ve Yüksek Mahkeme’nin görev süresi dolmak üzere olan 12 üyesinin yerine yenilerini seçti. Sonuçta ülkede her konuda söz sahibi bir kişi kaldı: Maduro!
Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip olan bir ülke niye bu halde diye merak ediyor insan... Milyarlarca dolarlık petrol gelirleri var ama şiddetli bir ekonomik kriz içindeler. Niye? Halk yararına yapılacak planlı işler yerine tüm kararları tek adamın aldığı bir sistem yaratıldı. Hiçbir kontrolden geçmeyen harcamalar, yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığını yok eden tek başlılık, yolsuzlukları da artırarak ülkeyi derin bir krize sürükledi.
Maduro, Chavez’in inşa ettiği despotik yönetimi benimseyip baskıyı artırdı. O kadar ki, iktidara muhalefet edenlerin “ülkeye karşı ekonomik savaş başlattığını” iddia etti.
ABD Başkanı Trump’ın seçim sonuçlarını tanımayacağını açıklaması da, Maduro’nun ekmeğine yağ sürdü. Böylece yandaşlarınca “emperyalizm ile mücadele eden kahraman” diye pohpohlanması kolaylaştı. Oysa Maduro yönetimi, anti-Amerikan olsa da anti-emperyalist değil.
Emperyalizmi durdurmak isteyen lider, öncelikle ülkesinde yargı bağımsızlığını sağlar, adil ve özgür seçim yapar. Maduro gibi yargıyı susturup Ulusal Meclis’i işlevsizleştirdiğinde ise diktatörlüğe kayar ve emperyalizmegeçit verir. Ülkesinin bağımsızlığını korumayı hedefleyen, ilk olarak demokrasiyi güçlendirir!
Bu, tarihin tüm dönemlerinde her ülkede böyle oldu.
Diktatörler ve emperyalizm
Yazarın Son Yazıları
Ekrem İmamoğlu, T24 portalından Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtlamış.
Başından beri uyardığımız oldu.
CHP listelerinden milletvekili seçilen üç milletvekilinin AKP’ye geçmesi, artık bir seriye dönüşen İLKESİZ SİYASET yazılarımın dördüncüsünü yazmamı gerektirdi.
Dünya siyasi tarihi “demokrasi” yalanıyla yapılan darbelerle dolu.
Tahmin ederim; başlığı görünce çoğu kişinin aklına insanların tutsak edilmesi gelmiştir.
Okurlarım bilir, köşe yazılarımda özel yaşantımdan söz etmem.
2025’in son yazısı daha farklı olsun isterdim ama bir gazetecinin halka sorumlu olduğu gerçeğini hiç unutmadığım için, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda yine endişe duyduğum bir konuda yazıyorum.
1970’lerin sonunda “Marksist-Leninist” bir örgüt iddiasıyla PKK terör örgütünü kuran terörist başı Öcalan, son dönemde tam bir açılım içinde!
Asgari ücret tespit komisyonundan işçi sınıfı için İDAM FERMANI çıktı!
Günlerdir sosyal medyada ve geleneksel medyada birtakım tanınmış kişilerin yazışmaları ve görüntüleri paylaşılıyor, hatta “gazeteci” denen bazı kişiler, bunları köşelerine taşıyor.
“Açılım süreci” adı altında kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkları yaklaşık bir buçuk yıldır bu köşede yazıyorum.
Çarşamba günü medyaya yansıyan bir haber vardı.
Özgür Özel, 12 Aralık’ta İlke TV’de bazı sorular sorulmasını gerektiren değerlendirmelerde bulundu.
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, gerici açıklamalarına bir yenisini daha ekledi.
Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesud Barzani’nin 29 Kasım’da bir sempozyuma katılma bahanesiyle uzun namlulu silahlı korumalarıyla Cizre’ye gelmesi, aklıma Uğur Mumcu’nun 7 Ocak 1993 tarihli gazetemizdeki yazısını getirdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır” diyerek yine Cumhuriyeti hedefe koydu, anayasa değişikliği isteyerek yine 1921 Anayasası’nı övdü ve Bahçeli tarafından alkışlandı.
Öcalan açılımı için kurulan TBMM komisyonunda basına kapalı oturumlar yapılmasından sonra, AKP milletvekili Hüseyin Yayman Öcalan’ın ayağına İmralı’ya giden heyette yer aldığını halktan gizlemeye çalıştı.
Yıl 1934...
Hani bazen hayatınızı adadığınız bir mücadelede öyle bir an gelir ve yıllarca yalnızca duvarlara bağırdığınızı düşünürsünüz..
Yaklaşık bir yıldır birçok yazımda uyardığım bir tehlike, DEM Partisi çevresinden ilk kez açık açık dile getirildi.
İçinde yaşadığımız dönemin en berbat özelliklerinden birisi, kavramlara farklı anlamlar yükleyerek insanları kolayca kandırmanın çok yaygınlaşmış olması.
Sonunda bu da oldu.
Cuma günü TBMM’de yapılan İmralı oylamasından sonra bir TV kanalında bir siyasal iletişimcinin konuşmasına rastladım.
Dün gazetemizde Aytunç Ürkmez imzasıyla yayımlanan bir haber...
Tarih 31 Temmuz 2025.
Geçen hafta Uluslararası Hayvan Politikaları Konferansı’na katılmak için ilk kez Marakeş’e gittim.
AKP-MHP koalisyonunun CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na karşı yürüttüğü operasyon...
Yazımın başlığına güzel Türkçemizde birçok düşünce ve duyguyu aynı anda iki sözcükle anlatabilen işlevsel bir deyimi koydum.
Kendisini “demokratik sosyalist ve Müslüman” olarak niteleyen Uganda asıllı 34 yaşındaki Zohran Mamdani’nin New York Belediye başkanlığına seçilmesi hakkındaki bazı yorumlar, birkaç yılda bir yinelemem gereken gerçekleri hatırlattı.
1923 Cumhuriyet Devrimi’ni hedefe koyanlar, 102. yıldönümünde de boş durmadı.
22 Aralık 2024’te Nijerya’dan Tayland’a kaçak olarak götürülmek istenirken İstanbul Havalimanı’nın kargo biriminde travma halinde yavru bir goril bulundu.
Geçen hafta hayatımıza bir casusluk davası girdi ve beş gün önce de Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu’nun seçim kampanyası direktörü Necati Özkan ile Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında tutuklama kararı verildi.
“En hafif rüzgârdan bile korunması lazım gelen yeni doğmuş yavrunun, onu beslediğini söyleyenler tarafından böyle hırpalanması caiz miydi?”
İsrail’in büyük dostu ABD Başkanı Trump, bir süredir kameralar önünde Erdoğan’a övgüler yağdırıyor, buluşurken Beyaz Saray’ın kapısında ayakta bekliyor, “iyi dostuz” diyor, rahat otursun diye sandalyesini tutuyor ve ayrılırken kapıya kadar uğurluyor.
2025 yılında, Cumhuriyet Devrimi’nin 102. yıldönümünde Türkiye’de cumhuriyetçilere düşen önemli görevler var.
Geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan rezalet, ülkenin içine sokulduğu durumun vahametini tam olarak gözler önüne serdi.
Başlıktaki soruyu sormak zorunda kalmamın sayısız nedeni var.
ABD Başkanı Trump, 13 Ekim’de İsrail Parlamentosu’unda ayakta alkışlandığı bir konuşma yaptı.
“Sayın Öcalan, bu son görüşmede çok rahatsız olduğu bir mesele üzerinde durdu.
Cuma günü yazımı şu satırlarla bitirmiştim: 7 Ekim’de TBMM’de yaşanan rezalete seyirci kalan siyasi partiler ve siyasetçiler meşruiyetini kaybetmiştir.