Bundan iki hafta önce Ankara’da Türkiye Barolar Birliği’nin çatısı altında, “Hukuk- Sanat Buluşması” düzenlendi. Tüm gün süren sunum ve tartışmaların yanı sıra Sanatçılar Girişimi, Tiyatro Platformu ve TOBAV başta olmak üzere, sanat kurumları ile TBB arasında bir güçbirliği deklarasyonu ve işbirliği protokolü imzalandı. Atılan bu son derece önemli adımı biraz daha açmak istiyorum
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, konuşmasında sanata değer vermeyen toplumların hiçbir alanda ileri gidemeyeceklerini ısrarla vurguladı. Kendisine de bu başlıkla yapılan girişimin bazı çevrelerce “Şimdi her şey bitti de bunun sırası mı efendim?” diye dudak bükülerek bakıldığını ama işin özünde sanatsız ne ekonominin, ne adaletin, ne de genelinde ülkelerin gelişebileceğini en güzel sözlerle aktardı. Ben Feyzioğlu’nun bu sözleri samimiyetle sarfettiğine şahsen ikna oldum.
Açık konuşalım mı? Sanmayın ki siyasi ortamımızın sanata hak ettiği değeri vermeyişi, yalnız AKP dönemi ile sınırlı. Maalesef Feyzioğlu’nun dile getirdiği sözlerin benzerini geçmiş dönemlerde de pek duyamadık. Evet tabii ki belki dünyada hiçbir hükümet, AKP kadar açıkça sanata ve özgür düşünceye karşı düşmanlık beslemedi, onu doğrudan hasmı ilan etmedi, sanatçıları hedef göstererek aşağılamadı. Ama hiçbir geçmiş hükümet de sanata hak ettiği bütçeleri vermedi, Türkiye’nin hiç olmazsa onurunu kurtarmak üzere ülkenin ilk resmi “Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi”ni kurmadı, sanatçıları gösteriş ve açılışlar dışında adam yerine koyarak sorumlu noktalara taşımadı, bu koca alana “benimle ilgileniliyor” duygusunu hissettiremedi. Hem de Talat Halman, Ercan Karakaş, Fikri Sağlar, rahmetli Ahmet Taner Kışlalı veya rahmetli İsmail Cem gibi son derece değerli temsilcilerimizin kültür bakanı olmalarına rağmen! Dolayısıyla Feyzioğlu’nun girişiminin AKP’nin sanata yönelik saldırılarının ötesinde de bir anlamı var.
Toplantının açılışına ayrıca Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın gibi isimlerle Barış Atay gibi genç sanatçılarımız da yaptıkları çarpıcı konuşmalarla damga vurdular. Yıllardır beraber mücadele verdiğimiz, Sanatçılar Girişimi, UPSD ve diğer kurumlardan sanatçı dostlarımızla olan kararlı tavrımızın bizler için temsil ettiği eşsiz değeri artık herkes anlamıştır.
TBB’de yaptığım konuşmada birçok konuyu vurguladım. Zaten bir sanatçı olarak yıllardır sınırlarımı aşarak hukukun resmen içinde yaşadım. TCK’den 163. maddenin çıkarılmaması için yaptığımız 1988-90 arası kampanya, UPSD’nin sanat ortamımız için hazırladığı yasa tasarısı, CHP için hazırlanmasına ön ayak olduğum ve tamamladığım tüzük çalışması ve süren davalar hakkında (Ergenekon-BalyozŞike) masa başında geçirilen yüzlerce saat... Bugün ise artık sanatçı olarak bizlerin devletle tek ilişkisi, ondan bize gelebilecek büyük zararların durdurulmaya çalışılmasından ibaret olan noktaya kadar gerilemiş! Hangi kitabımız toplatılacak, hangi Anadolu kentinde hangi oyun sansür yiyecek, hangi resim sergiden indirilecek gibi sorular! İlk olarak Türkiye’de STK’leri, sendikaları, sanatçılar ve yazarları 12 Eylül sonrası bir araya Taban Operasyonu getirmişti. Yıl 1993’tü. Erdoğan ve Gökçek’in hükümranlıkları henüz başlamamıştı. Toplumu “birleşin yoksa felaket geliyor” diye ikaz etmekten bitap düşmüştük. Sonra kendi bölgemizdeki değerli arkadaşlarımız bile bize kulak asmayınca, o seçimler kaybedildiği gibi, adım adım özgürlük sınırlarımızı kaybederek bugünlere kadar geriledik. Sanat ise maalesef yanlış politikacılar elinde muhalefet düzeyinde bile savunulamadı: “Aman şimdi içki yasaklarına karşı konuşmayalım, laikliği içkiye indirgemiş oluruz” diyen özürlü düşüncesiz zihniyet aynı şekilde “Aman şimdi erotizmi savunmayalım, sonra bize laiklik edepsizlik mi derler” şeklinde basiretsiz duruşunu sürdürdü. Siyasi sınırlarımız geriledikçe geriledi. Adam öldürmenin her saat yayımlanabildiği, ama rakı- sigara içmenin, öpüşmenin yasaklandığı aptal kutularına hapsedildik. Dile getirdiğim son vurgu şuydu: Bu “Hukuk Sanat Buluşması” daha önce gerçekleşebilseydi, mesela belki “İnsanlık Anıtı”nın yıkılması bu kadar kolay gerçekleşmeyebilirdi. Tiyatrolara karşı yaşanan sansür ve kıyım bu kadar geçiştirilemezdi. Tepki başka düzeyde olurdu! (Veya mesela ben bıçaklandıktan sonra Baro, o davayı ilgisizce uzaktan süzeceğine, avukat tahsis edebilir, konunun örgüt bağlantılarına inilmesini sağlayabilirdi.)
Metin Feyzioğlu, son günlerde herkesin izlediği kritik önemli çıkışlar yapıyor. Ne ilginçtir ki, kendisini en çok desteklemesi gereken kişi ve kurumlar açığını aramakla meşguller. Allah akıl fikir versin! Bu konu hakkında söylenecek çok şey var...
Ankara’da ‘Sanat-Hukuk Buluşması’ ve Metin Feyzioğlu
Yazarın Son Yazıları
Venezüella haberleri üzerimize yağıyor; dünya gündemini unutulmaz bir şekilde değiştiren günler yaşıyoruz.
Yeni yıla günaydın sevgili okurlarım!
Geçen hafta detaylıca yazdığım, Twitter’ın (X demek bana çok anlamsız ve içeriksiz geliyor) siber zorbalarının dev bir ablukası ile karşı karşıyayız.
Merak ediyorum, özellikle Twitter’da cirit atan bu siber zorbaları kimler yetiştirdi?
İnsanlarımız şaşkın.
1970’lerde, İstanbul’da Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nde eski şampiyonlarımızdan Fehmi Kızıl vardı.
CHP kurultayı, bu hafta sonu her zamanki gibi büyük bir medya ilgisi altında yaşanacak.
İddianame açıklaması yüzünden geçen hafta yazamadığım konuya hemen giriyorum.
Pek de sürpriz olmadı.
Paranın sahtesi vardır, kalpazanlar basar.
Dün Cumhuriyet Bayramımızı kutladık.
Siyaset, insanların daha iyi yaşaması için yapılır, dünyanın neresinde olursa olsun.
Trump bozulmuş, “Nasıl olur da Nobel Barış Ödülü bana verilmez?!” “Ben yedi savaş durdurdum, gidip hiçbir şeyi yapamamış birine verecekler o ödülü” deyip duruyordu.
Sinan Ateş cinayetinin dumanı tütmeye devam ederken bu cinayetin bir numaralı sanığı 90’lı yılları anımsatan bir şekilde güpegündüz öldürüldü.
Bugünlerde, Trump ve Netanyahu’nun anlaşarak Ortadoğu’ya ve Filistin’e dayattıkları yeni düzenin ve “sözde” barışın hangi hızda yaşama geçip geçemeyeceğini öğreneceğiz, tabii yeni sürprizlerle karşılaşmazsak...
Fenerbahçe Spor Kulübü’nde nöbet değişimi oldu.
Daha iki yıl önce kazanması için elimizden geleni yaptığımız, uğruna 24 saat koşturduğumuz Kılıçdaroğlu’nun, o gece kendisine umut bağlayan milyonların neredeyse tamamını karşısına alacak pasif duruşu ve agresif sessizliğiyle, Vito’larına binip kaybolmasına şahit olmak bize nasipmiş...
Türkiye, darbe günlerinde gördüğü sahneleri yaşadı.
Bunu da gördük.
Dün aldığım bu mektubu sizlerle paylaşmak istedim.
Haftada bir köşe yazısı kaleme alarak gündemi yakalamak için, şapkadan üç değil, beş tavşan çıkarmanız lazım!
Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş...
Cumhuriyet Halk Partisi, tabanından ve partinin ileri gelenlerinden yapılan bütün uyarılara rağmen komisyona katıldı.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve MYK’sının bu ikazları dikkatle değerlendirmeye alacaklarına inanıyorum.
Yıl 1955, genç gazeteci Altan Öymen ve iki polis Ankara kışının ortasında…
Gündem aşırı yoğun. Ekrem İmamoğlu’na açılan en akıl almaz davalardan biri dün karara bağlandı.
Gündem belli: AKP’nin “muhalefetsiz demokrasi modeli” için yaptığı çalışmalar...
Dün, 2 Temmuz’du… 32 yıl önce yobazların 35 aydınımızı yakarak katletmesinin yıldönümü...
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu sayesinde CHP’nin birinci parti konumuna yükseldiğini gören AKP, ne yapıp edip bu iki lideri durdurmak için her şeyi yaptı ve yapmaya da devam ediyor.
Aslında bu köşe yazısını kaleme almanın hiçbir anlamının olmayacağı 36 saatlik süreç yaşıyoruz...
Her ölüm dayanılmaz bir acıdır. Şayet o ölüm, kalp krizi, trafik kazası, elektrik çarpması, cinayet veya intiharla gelmiş ise insan nefes alamaz hale gelir.
Yaşam akıp giderken, siyasi olaylara karşı yorumlar -tahminlerim bazen çok emin görünseler de- altüst olabiliyor.
Hayat, iyi ve kötü olaylar arasında oluşan düğümler şeklinde akan öznel bir film gibi. Seviniyoruz, üzülüyoruz, kahroluyoruz, âşık oluyoruz, şaşırıyoruz, kâh siyasetçilere kâh en yakınlarımıza kâh tuttuğumuz takıma kızıyoruz.
Bazen içiniz tıkanır ya, nefes alamaz gibi olursunuz. Uyumak istersiniz ama uyuyamazsınız. İçiniz isyanlardadır, konuşacak kimseniz yoktur. Bütün bunları yaşarken bir de kapana kısılmış fare gibi trafikte kalmışsınızdır mesela!
Hayatı terör yüzünden kararmış aileler için acaba 12 Mayıs 2025 itibarıyla acılar son bulacak mı, yoksa bu tarih iç ve dış siyasetimizi daha da büyük kargaşaya taşıyacak kritik bir eşik mi olacak?
Sokaktaki kediden lidere kadar her yer şiddet!
Dünyanın sahte demokrasi parodileri (Trump ve ötesi)
Subianto-Nutuk-Abdullah amcamız!
Erdoğan’ın, yenilmez bir İmamoğlu’na katkıları
‘Parti devleti’ ve öncü muhalefet