Bir hukuk ilkesi, bir iktidar portresi: Malum in se - Esat Aydın
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Bir hukuk ilkesi, bir iktidar portresi: Malum in se - Esat Aydın

15.03.2026 13:53
Güncellenme:
Takip Et:

Roma hukuku, bütün hiyerarşik sınırlarına rağmen sonraki hukuk düzenlerini etkileyen güçlü bir kavramsal miras bıraktı. Bu mirastan süzülüp gelen bir ayrım var.

Malum in se” ile "malum prohibitum” arasındaki uçurum… 

Malum prohibitum, bir şeyin yasaklandığı için kötü olmasıdır; trafik kurallarına uymamak, ruhsatsız bina yapmak gibi. Ama “malum in se” farklıdır. O, özünde kötü olandır. Dışarıdan gelen bir yasak gerektirmez, kötülüğün mahiyetine yazılıdır; cinayet, işkence, adaletin araçsallaştırılması gibi… Yani insan vicdanının herhangi bir kural kitabına bakmaya bile gerek duymadan "bu yanlış, bu kötü" diye düşündüğü şeydir.

Marx, hukukun sınıfsal bir araç olduğunu söylüyordu; toplumun ekonomik altyapısı üzerinde yükselen, egemen sınıfın çıkarlarını evrensel diye sunan bir üstyapı kurumu… 

Bu perspektiften bakıldığında, hukuk hiçbir zaman tarafsız değildi. Ama bazı dönemler var ki bu üstyapının maskesi düşüyor ve araçsallaştırma artık gizlenmiyor; ham, açık ve utanmaz biçimde sergileniyor. 

Türkiye bugün böyle bir dönemin içinde, bu iki kavramın kasıtlı olarak yer değiştirdiği bir siyasal atmosferde soluk alıyor. AKP iktidarı yıllardır sistematik biçimde kendine ait olan ve özünde kötü olan her şeyi adına hukuk dediği bir kılığa büründürüyor; muhalefete, eleştiriye, itiraza, demokratik siyasal alana ait olan her şeyi suç imasıyla kuşatıyor.

Malum in se'yi yasallaştırıyor, malum prohibitum'u iktidarın gereksinimlerine göre sürekli şekillendiriyor, genişletiyor. 

Sonuçta hukuk, adaletin aracı olmaktan çıkıp iktidarın silahına dönüşüyor.

DÜŞMAN CEZA HUKUKU

Ve bugün, İBB davası bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri. Süren duruşmalar, bir yargılama görünümü taşısa da işin özü bambaşka. Savcılık makamı iddia makamıdır; yargı bağımsız olduğunda iddianame bir başlangıç noktasıdır, son karar değildir. Hukukçuların işaret ettiği temel nokta da bu. 

CMK 160/2, savcıya şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri eşit biçimde toplama yükümlülüğü veriyor. Bu hüküm, savcıyı maddi gerçeğin araştırılmasında tarafsız bir hukuk öznesi konumuna yerleştiriyor. Nihai amaç mahkûmiyet değil çünkü; gerçeğe şüpheden ari biçimde ulaşmak…

Ne var ki İBB davasında olduğu gibi, savcılık yalnızca aleyhte delilleri derleyip lehte olanları görmezden geldiğinde, kanunun kendisine yüklediği bu görevi fiilen terk etmiş oluyor.  Bu, CMK 160/2’deki açık yükümlülüğün ihlali demek.  Ancak mesele görev ihmalinin de ötesinde... 

Savcılık, şüpheliyi savunmasız bırakmayı bir yöntem olarak benimsediğinde, ortaya çıkan şey Günther Jakobs’un kavramsallaştırdığı “düşman ceza hukuku” oluyor.

Hukuk, koruma işlevini yitiriyor, bertaraf etme aracına dönüşüyor. Çünkü yargılama gerçeği aramak yerine, önceden verilmiş bir kararı tescil etmek için yürütülüyor. 

Zaten bu davada iddianameyi hazırlayan savcı, dava devam ederken Adalet Bakanlığı'na atandı. Yani hem suçlayan hem de o suçlama hakkında karar verecek hakimleri atayan merci aynı ellerde toplandı.  Bu, hukuk literatüründe "çıkar çatışması"nın bile ötesinde bir şey… Yargı fiilen yürütmenin uzantısına dönüştü. Kâhinin hem kehaneti söyleyip hem kehanet hakkında hüküm verdiği bir düzende adalet aranıyor.

HUKUK DIŞILIK NORMA DÖNÜŞÜRSE…

İmamoğlu’nun duruşmalar sırasında dile getirdiği, “Bir yıldır neyle suçlandığını bilmeyen arkadaşlarımız tutuklu” sözü, durumun en karanlık noktasını gösteriyor.

Franz Kafka, "Dava"da tam da bunu anlatır: Mahkeme görünmezdir, yasa belirsizdir, suç muğlaktır; ama hüküm çoktan verilmiştir. 

Onun distopyası spekülatif değildi kuşkusuz, gözlemdi.  Kafka'nın o kasvetli alegorisi bugün Türkiye'de somutlaşmış, siyasal gerçekliğe dönüşmüş görünüyor. Belediye başkanlarının evlerine, belediyelere baskınlar yapılıyor, soruşturma gerekçeleri muğlaklıkla örtülüyor, tutukluluk süreleri uzuyor. 

Murat Çalık, Sırrı Küçük gibi isimler cezaevinde fiziksel ve psikolojik baskı iddialarıyla anılıyor. Duruşmalarda, ölüler tanık gösteriliyor; avukatlar içeri alınmıyor, sanıkların ailelerine el sallaması yasak; itme, kakma, aşağılama neredeyse usulün yerine geçiyor.

Tarih, bu türden iktidar pratiklerini tanıyor. 1930'ların Almanya'sında Carl Schmitt, "Egemen, olağanüstü hale karar verendir" demişti ve Naziler bu fikri katliamın teorik zeminine dönüştürdü. 

Walter Benjamin ise Schmitt’in bu çizgisine karşı, “Ezilenlerin geleneği bize öğretir ki içinde yaşadığımız olağanüstü hâl aslında kuraldır” diyordu. Yani olağanüstü olan, hukuk dışılığı norm haline getirebilme kudretidir.

Agamben’de bu, yasanın yürürlükte olup anlamını yitirdiği, kişinin hem hukuka tabi bırakıldığı hem de onun tarafından terk edildiği bir “abandonment” durumudur.  

Hukuku araç olarak kullanan her otoriter rejim, benzer bir yol izliyor. Önce yargıyı ele geçiriyor, sonra muhalefeti suçlu ilan ediyor, ardından hukuki süreç adıyla baskıyı meşrulaştırıyor. Macaristan'da Orban, Polonya'da Kaczynski, Rusya'da Putin ya da Brezilya’da Bolsonaro… Ortak paydaları, hukuku ortadan kaldırmak yerine, hukuku iktidarın hizmetine koşmaktı. Türkiye bu listede artık köklü bir örnek vaka olarak yer alıyor.

İKTİDARIN ANLATI TEKELİ

Gazetecilere yönelik susturma operasyonları da aynı mantığın ürünü… Bir ülkede gazeteciler sistematik biçimde tutuklanırken ortada bireysel bir hukuki meseleden fazlası vardır ve mevzuya kamusal aklın karartılması olarak bakılmalıdır. Gazeteci Burcu Uğur’un yazdığı, “Avukatlara değil Yeni Şafak’a verilen liste” bunun farklı bir katmanı, medya-yargı- siyaset üçgeninde kurulan koordineli bir tahakkümüdür.

İmamoğlu da duruşmalarda salondaki gazetecilere şöyle sesleniyordu: “İyi ki varsınız, siz olmasanız sesimiz duyulmazdı. Bir yıldır bize hakaret eden ama üç gündür şurada bir kelime edemeyen basın utansın! 86 milyonun parasıyla yayın yapan TRT’ye o paralar haram zıkkım olsun.”

Bunlardan anlıyoruz ki iktidar, bilgiyi de sermaye gibi dağıtıyor; kimin neye erişeceğini belirliyor, hangi gerçeğin dolaşıma gireceğini seçiyor. Yani bir anlatı tekeli kuruyor. 

George Orwell’in "1984"ünde buna gerçeğin silinmesi olarak rastlıyoruz. 

Tarihsel yeniden yazım, Türkiye'de çoktan başlamış görünüyor. Romandaki gibi şimdiyi kontrol eden geçmişi yeniden yazıp geleceği de şekillendiriyor. Bugün dünden koparılıyor, iktidar lehine bir hakikat kurgulanıyor. Bu kurgu; medya, yargı ve devlet aygıtları aracılığıyla toplumun üzerine kapatılıyor. Yani baskı aygıtlarının yanında, ideolojik aygıtlar da tam kapasite çalışıyor.

THEMIS’İN AÇILAN GÖZLERİ

Bu nedenle CHP’ye yönelik kuşatma da yalnızca seçim hesabıyla açıklanamaz. Burada asıl hedef, toplumsal seçenek üretme kapasitesinin boğulmasıdır. Muhalefetin siyasal meşruiyet alanını daraltmak, onu sürekli savunmada bırakmak, enerjisini hukuki kuşatma altında eritmektir amaçlanan. Bu baskı biçimlerinin her biri “malum in se”dir. 

Özünde kötüdür; yalnızca iktidarın çıkarını koruduğu için değil, toplumsal iradeyi sakatladığı için kötüdür. 

Ancak iktidar bu uygulamaları sürekli olarak “malum prohibitum” çerçevesine çekmeye çalışıyor. Yılmaz Tunç sürekli "Yargı bağımsızdır" diyordu. Yerine iddianamenin sahibi atandı. Durum gösterdi ki Tunç’un bahsettiği “yargının bağımsızlığı”, savcıların bakanlığa terfi ettiği bir sistemde “ptopagandatif” söylemmiş.

Zaten biliyorduk, gördük, yaşadık; AKP, Themis’in bağlı gözlerini çoktan açmıştı. Şimdi ise terazinin kefesine belirli eller bütün ağırlığıyla basıyor. Buna da bir hukuki bir sorun diye bakılamaz artık, ortada bir ahlaki çöküş var. Bu ahlaki çöküş, Arendt'in deyimiyle "kötülüğün sıradanlaşması"yla tamamlanıyor. Yani yeterince uzun sürdürüldüğünde zulüm normalleşiyor, normalleşince de görünmez oluyor.

Ama görünmez olmak, yok olmak değildir. İşte "malum in se", tam da bu görünmezleşmeye karşı bir panzehirdir. 

TARİHİN BELLEĞİ SİLİNMEZ

Şunu söylemek gerekiyor; bazı eylemler, hangi yasaya yaslanırsa yaslansın, hangi söylemle parlatılırsa parlatılsın, özünde kötüdür. Bir savcının, kendi hazırladığı iddianamedeki sanıkların kaderine dolaylı biçimde hükmedecek bir makama atanması özünde kötüdür.

Seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden alınarak seçmenin iradesinin çiğnenmesi özünde kötüdür. 

Gazetecilerin haberleri nedeniyle tutuklanması özünde kötüdür. 

Muhalefet üyelerinin uzun tutukluluk süreleriyle psikolojik ve fiziksel baskıya maruz bırakılması özünde kötüdür.

Siyasetin bir yanının serbest, diğer yanının zincirli olduğu bir sistemin hukuk devleti olarak sunulması özünde kötüdür.

Tarih, bu tür dönemleri unutmaz. Tarihin belleği, iktidarların sandığından daha uzundur. 

Nice iktidar, kendisini dokunulmaz sanırken kendi kurduğu düzenin çöküşü altında tarihe gömüldü. Hesap sormak gecikebilir; ama tarihin belleği silinmez. 

Türkiye’de bugün yaşananlar medeniyetin sınır meselesidir.  “Malum in se”, işte o sınırı çiziyor. Ve o sınırın hangi tarafında durulduğu, yarının belleğini de belirliyor.

Özünde kötü olan, adına ne denirse densin kötüdür. Bunu unutmamak, bunu teşhir etmek, bunu yüksek sesle, ısrarla ve korkusuzca söylemek, belki de bugün yapılabilecek en devrimci eylemdir.

ESAT AYDIN

SİYASAL İLETİŞİMCİ, YAZAR

Yazarın Son Yazıları

Bir hukuk ilkesi, bir iktidar portresi: Malum in se - Esat Aydın

Bir hukuk ilkesi, bir iktidar portresi: Malum in se - Esat Aydın

Devamını Oku
15.03.2026
Cumhuriyetin sağlık vizyonundan piyasalaşmaya - Gamze Burcu Gül

Her yıl “Tıp Bayramı” olarak kutladığımız 14 Mart, bir meslek gününden ibaret değildir; aynı zamanda güçlü bir tarihsel semboldür.

Devamını Oku
14.03.2026
Andımız neyin pusulasıydı? - Yener Oruç

Gün geçtikçe suça bulaşan çocuk sayısı, çocuk çeteleri artıyor.

Devamını Oku
14.03.2026
Yoksulluk sorunu ve Marie Antoinette sendromu - Prof. Dr. Mehmet Tomanbay

TÜİK aralık ayı enflasyonunu yüzde 0.89, 2026 yılı ocak enflasyonunu yüzde 4.84 ve 3 Mart 2026 günü de şubat ayı enflasyonunu yüzde 2.97 olarak açıkladı.

Devamını Oku
13.03.2026
Vatan - emek - Cumhuriyet - Kaan Eroğuz

İnsanlığın, önüne ancak çözebileceği sorunları koyabileceği Marx’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” isimli eserinden bu yana tekrarlanan bir tespittir.

Devamını Oku
12.03.2026
Dünya düzeni öldü mü? - İlker Başbuğ

3-15 Şubat 2026 tarihleri arasında toplanan Münih Güvenlik Konferansı’na katılan liderlerin çoğu, 1945 sonrası dünya düzeninin öldüğünü ilan etti.

Devamını Oku
12.03.2026
Üretim araçları sendikanın olursa - Engin Ünsal

İşçi sendikalarının temel görevi işveren karşısında güçsüz olan işçi sınıfına güvenli bir çalışma ortamı ve üretimden hakça bir pay sağlamaktır.

Devamını Oku
11.03.2026
Yapay zekâ nereye bağlanır? - Tayfun İşbilen

Bir yapay zekâ aracına “Bana bir paragraf yaz” dediğimizde ekranda beliren cümleler sanki “bulut” denen o belirsizlikten kendiliğinden süzülüp geliyormuş gibi görünüyor.

Devamını Oku
11.03.2026
Öncelikle Mavi Vatan’da sondaj - Hikmet Sami Türk

Yeni derin deniz sondaj gemimiz Çağrı Bey, 15 Şubat’tan bu yana petrol ve doğalgaz aramak amacıyla Somali’ye gitmek için yolda.

Devamını Oku
10.03.2026
Cumhuriyet’in bekası, ekonomi ve ‘kararsızlar’ - Sıtkı Ergüney

Kamuoyu araştırmaları, her üç seçmenden birinin yaklaşan genel seçimde oy vermeyi düşündüğü partiyi henüz belirleyemediğini gösteriyor.

Devamını Oku
10.03.2026
Cinsiyetçi düzen - M. Jülide Kızıltepe

Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel patolojilerin değil, esasen toplumsal, kültürel ve kurumsal yapıların ürettiği ve yeniden ürettiği çok katmanlı bir sorun.

Devamını Oku
09.03.2026
Acının nesnesi değil, hayatın öznesi - Banu Tozluyurt

Dün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ydü.

Devamını Oku
09.03.2026
Eşitlik için mor, yeşil ve kamucu dönüşüm - Aylin Nazlıaka

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yalnızca bir anma günü değildir; eşitsizliğe, sömürüye, şiddete ve görünmez kılınan kadın emeğine karşı verilen tarihi direnişin adıdır.

Devamını Oku
07.03.2026
İklim değişikliği ve antimikrobiyal direnç - Prof. Dr. Bekir S. Kocazeybek

Dünyada son yıllarda insan yaşamını tehdit eden faktörlerden en önemli ikisi olarak iklim değişikliği ve antimikrobiyal direnç (AMD, bakterilerin antibiyotiklere karşı gösterdiği direnç) sayılabilir.

Devamını Oku
06.03.2026
Okulda bıçak, toplumda çöküş - Levent Nayki

İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bir öğrencinin bıçaklı saldırısı sonucu biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik’in yaşamını yitirmesi, bir başka öğretmenin ve öğrencinin yaralanması, artık münferit bir “asayiş haberi” olarak geçiştirilemez. Bu olay, eğitim sistemimizin içine sürüklendiği büyük kırılmanın çarpıcı bir göstergesidir.

Devamını Oku
06.03.2026
Hürmüz Boğazı: Küresel enerjinin şah damarı - Can Erenoğlu

Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin en hassas Stratejik Dar Geçidi-Chokepoint olarak bilinir.

Devamını Oku
05.03.2026
‘Çocuklara kıymayın efendiler’ - Ziya Yergök

Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, “18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

Devamını Oku
05.03.2026
Susmayanlar İçin Bir Soru: Gerçekten Nedir Bu "İç Cephe"? - Murat Emir

Türk siyasetinin diline pelesenk olan, her kriz anında can simidi gibi sarılınan sihirli bir kavram oldu “İç cephenin tahkimi.”

Devamını Oku
05.03.2026
Avrupa zor durumda - Nejat Eslen

13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, Avrupalılar için yeni ve zorlu bir sürecin başlangıcı oldu.

Devamını Oku
04.03.2026
Köprü geliri satışı ve Osmanlı örneği - Selim Soydemir

Son zamanlarda boğaz köprülerinin ve bazı otoyolların özelleştirilmesi (işletme hakkının devri) bir kez daha gündeme getirilmiştir.

Devamını Oku
04.03.2026
Toplumlar neden korumasız kalır? - İbrahim Çakmanus

Türkiye’de demokratik siyasal ve toplumsal muhalefet Tayyip Erdoğan iktidarı tarafından yok ediliyor.

Devamını Oku
04.03.2026
3 Mart: Güneşin Doğduğu Gün - Gülizar Biçer Karaca

3 Mart: Güneşin Doğduğu Gün - Gülizar Biçer Karaca

Devamını Oku
03.03.2026
ABD-İsrail-İran denklemi ve Türkiye - Doğu Silahçıoğlu

ABD tarafından Ortadoğu’da İran için oluşturulan İsrail destekli geniş tecrit çemberi; son saldırı ile daha da daralmıştır. Bölgede sıcak savaş ihtimali giderek artmaktadır. Türkiye’nin yakın çevresinde oluşan bu resim, onun her üç ülke ile olan ilişkilerinde özenli, dengeli ve tutarlı bir politika izlemesini gerekli kılmaktadır. Bu da ancak; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Atatürk’ün erken Cumhuriyet döneminde belirlediği “dış politika ilkeleri”ne bağlı kalmakla sağlanabilir.

Devamını Oku
02.03.2026
Savaş ve Türkiye’nin sessiz gücü - Prof. Dr. Cengiz Kuday

Türkiye bugün iki dalganın kesişiminde duruyor: Birincisi, İran–İsrail–ABD geriliminden doğan askeri ve ekonomik sarsıntı; ikincisi, bölgesel kırılganlık arttıkça daha görünür hale gelecek olan su jeopolitiği.

Devamını Oku
02.03.2026
Kabul edilmeyen 1 Mart tezkeresi - Mustafa Özyürek

Abdullah Gül başkanlığındaki AKP hükümeti tarafından, ABD’nin Irak işgalini gerçekleştirmesini garanti altına almak için 1 Mart 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirilen tezkere reddedilmişti.

Devamını Oku
01.03.2026
Yitirdiğimiz yalnızca seçim mi? - Aykurt Nuhoğlu

İnşaat Mühendisleri Odası seçimlerini yitirdik.

Devamını Oku
01.03.2026
Ulus devletin vicdan anı - Enis Tütüncü

1 Mart 2003 Tezkeresi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan sıradan bir oylama değildir.

Devamını Oku
28.02.2026
Laiklik ve dönüştürülen Türkiye - Cengiz Karahan

Milli eğitim bakanı, bütün illere gönderdiği “Maarifin Kalbinde Ramazan” genelgesiyle; anayasada yer alan laiklik ilkesine aykırı davranmıştır.

Devamını Oku
28.02.2026
1 Mart tezkeresi üzerine - Prof. Dr. Mustafa Özyurt

1 Mart 2026 pazar günü 22. dönem CHP milletvekilleri, 1 Mart 2003 gününün 23. yılını kutlamak için, Ankara’da bir araya gelecekler.

Devamını Oku
27.02.2026
Hasan Âli Yücel’in ‘arkadaşı’... - Mustafa Gazalcı

Yedi yıl, 7 ay, 7 gün Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel’in eğitim ve kültür yaşamımızdaki hizmetleri saymakla bitmez.

Devamını Oku
26.02.2026
Tercih değil strateji: Eğitimde süreklilik - Burcu Aybat

Anne babaların çocukları için “en iyi” okulu seçmeye çalıştığı karar süreci her zaman heyecan vericidir ancak bugün durum karmaşık.

Devamını Oku
26.02.2026
Muzaffer İlhan Erdost: Baskıya boyun eğmeden ayakta kalan aydın - Mahmut Aslan

Muzaffer İlhan Erdost'u yitirişimiz üzerinden altı yıl geçti.

Devamını Oku
25.02.2026
Eğitimdeki çöküşe ramazan perdesi! - Nazım Mutlu

Dileyenlerin 25 Temmuz 2018’de MEB Müsteşarlığı’ndan ayrılan ve 17 Ağustos 2018’den sonra yasadışı akademik unvan sıçramalarıyla nasıl profesör ve rektör olduğuna ilişkin bilgilere kolayca ulaşabileceği Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bakanlıktaki müsteşarlık yıllarından başladığı eğitimi kendi siyasal çizgilerine göre biçimlendirme çalışmalarına yeni halkalar ekliyor.

Devamını Oku
24.02.2026
Anlamın gölgesinde - Ferruh Tunç

Anlamsız dediğimiz şey çoğu zaman dünyaya değil, dünyayla kurduğumuz kopukluğa aittir.

Devamını Oku
24.02.2026
Alona’dan Silivri’ye; 53 yılın muhasebesi - Yavuz Saltık

Yeşil sahalarda her İstanbul takımı; adı, sanı, oynadığı seviye, lig vs. ne olursa olsun ben aynı kefede tutarım.

Devamını Oku
24.02.2026
Eğitimde karşıdevrim - Cihangir Dumanlı

Büyük devrimci Atatürk Cumhuriyeti eğitim, bilim ve kültür temeli üzerine kurmuştur.

Devamını Oku
23.02.2026
Kanserden korunma ve tek sağlık - Azmi Yüksel

Kanser, yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil; çevresel, toplumsal ve yönetsel boyutları olan küresel bir halk sağlığı problemidir.

Devamını Oku
21.02.2026
Ne yapmalı? - Av. Dr. Başar Yaltı

Bu sütunlarda 21.01.2026 tarihinde yayımlanan “Stratejik Akıl ve Politik Alan” adlı yazıyla; siyasal iktidarın “Yeni Türkiye Yüzyılı” adı altında bir strateji izleyerek Cumhuriyet değerlerini ve anayasal ilkeleri, en hafif deyimle aşındırarak, siyasal İslama dayalı otoriter bir düzen kurma konusunda hayli yol aldığını, buna karşın muhalefetin temel bir stratejiden yoksun, dağınık ve etkisi olmayan eylemler yaptığını belirterek, stratejik akıl ve stratejik planlama ile hareket edilmesi gerektiği önerisinde bulunmuştuk. Bu anlamda muhalefete yol gösterici, bir “stratejik akıl kurulu”na ihtiyaç olduğunu da belirtmiştik.

Devamını Oku
20.02.2026
Sağlık sistemimiz hasta! - Prof. Dr. Gazi Zorer

Sağlık alanında yaşanan sorunların giderek artmasına paralel olarak halkın tepkisi de sürekli artıyor.

Devamını Oku
20.02.2026
Solun büyük yol ayrımı - Kaan Eroğuz

Türkiye’de sosyalist hareketin Kemalist devrime bakışı her dönem temel ayrışmaların ve tekrarlanan tartışmaların kaynağı olagelmiştir.

Devamını Oku
19.02.2026